27 Kasım, 2009

iyi bayramlar








25 Kasım, 2009

Ah o kadar çok şey gözümün önüne geliyor ki bu şarkıyla.....Rico, Halet....

Bazı şarkıların üstümdeki etkisi çok büyük. Bir şarkı eski günlerin kokusunu bile burnunun ucuna getirir mi?


23 Kasım, 2009

Öğretmenler gününe hazırız. Ben kendim öğrenciyken de heyecanlanırdım, şimdi yine heyecanlıyım. Benim türevimdeki insanlar bayramlarda askeri bando eşliğinde ağlayabilen insanlardır. Elalemin çocuğunun bale gösterisinde gözyaşlarını tutamayan, gittiği nikahta arkadaşından 15 dakika önce evlenen hayatında ilk kez gördüğü insanlar için gözleri dolu dolu olabilen insanlardır. Vardır benim gibi üç beş insan...Biz böyleyiz. Yapacak birşey yok. Ben öğretmen olmasam bile duygulanırım. Keşke tam burada "duygu seli"ni cümle içinde kullanabilecek kapasitede olsaydım...Sanki tam yeri...



22 Kasım, 2009

Ortada şikayet edecek bir mevzu yoksa, çok ağır bir kaygı felan yoksa blogumun kollarına atamıyorum kendimi. Sanırım herşey yolunda yazılarını yazamıyorum. Alışmışım burayı şikayet kapısı yapmaya. Hayrettir ki iyiyim bir süredir. Hani o hep hazırladığım grafiklerin yükselişe tırmanan trendi gibi içim. Şükür, şükür, şükür...İşte o nedenle bi foto bi müzik devam edelim bakalım şimdilik. Gittiği kadar...


18 Kasım, 2009












Hem ruhuma hem gözüme hitap eden morning glory defterleri...Oraya buraya serpiştirdiği minik mesajlar sayesinde kendimi avuturken bulduğum anlar olmuyor mu? Oluyor, özellikle toplantılarda. Ortaokul çocuğu ibek...


17 Kasım, 2009


Yıllarca tavuk figürlü objelerin koleksyonunu yapmış ben, şimdilerde ecnebi bloglarından görüp özendiğim kanatlı serisinden kuşlara takmış bulunmaktayım. Algıda uçuculuk! Görünce alıyorum. Ama ben beni bilirim, bu heves de yakında geçer. Ha tavuklar mı nerede? Rico kendini kümeste hissediyormuş diye depoda. Kuşlara henüz ses çıkarmayor. Daha ziyade teneke kutularıma taktı.
..
Belki bu sene domuz gribi yerine kuş gribi olsaydı belki ona daha fazla sempati gösterebilirdim. O derece yani!
.
.
Bu arada domuz gribini artık daha çok duyar oldum. Şunun oğlu, bunun kocası olmuş tadında dalga dalga kulağıma kadar gelen grip haberleri umarım bizim tarafta sadece haber olarak kalır. Yada her evden bir kişi olsun, illa olunacaksa, o da ben olayım! Yok yok Rico olsun.
..
.
Ne anlatayım başka bilmem ki! Çok şükür işte git-gel temposunda hayat devam ediyor. Havalar böyle soğuk ve gıpgriyken canlar sıkılıyor tabi ama sıkı can iyidir derdi anneannem. Kışlıklarımı çıkardım ama irileşmemden mütevellit bir "içlerine sığamama" problemi yaşıyorum. Acaba yeryüzünde benim kadar sık kilo alıp veren başka canlı türleri de var mıdır? Zaten bakımsızlıktan kırılıyorum, ve evet o klişe cümleyi de pattadanak kurabiliyorum "kendime ayıracak vaktim yok" pıffff



Çok sıkıcıyım. İyi günler.


14 Kasım, 2009


Bugün Dünya Diyabet Günü. Yani öyleymiş. Türkiye'de pek iplemeyiz böyle şeyleri ama Amerika'da günlerdir hazırlanıyor insanlar. Neye mi? Seslerini duyurmaya.


Amerika'da hergün 40 çocuk tip 1 diyabet teşhisi alıyor. Yılda 150.000 çocuk. Dünya'da ise tip 1 ve tip 2 diyabet sayısı hergün artıyor. Ve tıpkı benim gibi, bizim gibi milyonlarca diyabetli ve diyabetli ebeveyni bir tedavi umuduyla yaşıyor. Biz Türkiye'de sade bir umutla yaşarken, Amerika'da o umutla insanlar çoluk, çocuk, diyabetlinin tüm yakınlarıyla beraber belli günlerde yürüyor, JDRF için bağış topluyorlar. JDRF, juvenil diyabetini tamamen tedavi etmek için çalışan bir araştırma kurumu.
Türkiye'de kaç çocukta tip1 diyabet var bilmiyorum, konunun istatistikleri var mı onu bile bilmiyorum. Tek bildiğim endokrinimizin "tip 1 diyabet sayısı çok arttı" bilgisi.
Ben 7 ayda diyabet namına ne öğrendiysem hep yurtdışı kaynakları sayesinde öğrendim. Tudiabetes diye bir sitede hergün bir sürü ebeveynle yazışıyorum, fikir danışıyorum. Bir sürü hikayeyi okuyor, yalnız olmadığımı gördükçe güçleniyorum.

Mesela Ali ile beraber Caleb'i takip eder olduk. Onun pompaya geçisini, hipoglisemi durumunda nasıl hissettiğini ondan dinler olduk. Sonra ben Lorraine ile (annesi) sürekli yazışır oldum. Bir bakmışım ki böyle böyle facebook listemde Amerika'dan insanlar olur olmuş. Beni en yakın arkadaşlarımdan daha iyi anlayan yüzünü bile görmediğim bir sürü arkadaşım var artık. Hergün birbirimize kan şekerlerinin durumunu bildirdiğimiz. Ne garip değil mi?
Caleb'in hikayesini izlemelisiniz, gerçi bir yarışma için hazırlanmış, fazla dokunaklı. Aslında böyle gözüktüğü kadar zor hayatlarımız yok, bunu itiraf ettik Lorraine ile birbirimize. Ama yine de bizimki hayli değişik bir hayat. Kaygının günlük hayatımıza gömülü olduğu bir hayat. Dikkatin, soğukkanlılığın, hesabın kitabın özellikle matematiğin her an içinde olduğu bir hayat. Ama çok şükürki hepimizin artık kabullendiği bir hayat.
7 buçuk ay oldu Ali diyabet olalı. Diyabet artık hayatımızın bir parçası, onu reddetmenin durumumuza çaresi yok. O nedenle artık isyan etmiyoruz, bununla nasıl yaşarıza bakıyoruz. Bugün dünya diyabet günüymüş. Bu günün tarih sayfalarından kalkacağı günler bence çok uzak değil. Tüm tip 1 diyabetli çocukların gözlerinden öper, onlara sağlıklı, huzurlu ve pek çok mutlu bir ömür dilerim.



11 Kasım, 2009


aYazdan kalanları kuytudaki minik balkona taşıdım. Orası daha az rüzgar alıyor. Çiçeklere bakıp içimizi açmaya devam. Evet bahçemiz yok ama balkonlar ne için? Balkon yoksa bile köşedeki her daim çekirdek çıtlayan çingene güzelinin çiçekleri ne için?

a
Bu aralar halet-i ruhiye pozitif olarak seyretmekte, parçalı bulut halinde uğrayan hafif şiddetli buhranlar buhar olup havaya karışmakta. O yüzden mesudum günlük!
a
Bir de bu aralar arıza tipler geçidi wipeout'u ailece neşeyle yok kahkahayla yok anırma sesleriyle izliyor, Asuman Krause'ye bayılıyoruz. Mondi reklamına ise toplu olarak öğürüyoruz.
Sonra yine bu aralar şirketimiz stajyerlerinden çiçeği burnunda, pembe hayalleri ile başımı döndüren, pek güzel yazılarından artık bizi mahrum eden uçan balon güzeli jelatin hanımcımla takılıyor işte bayılan içimizi bir nebze canlandırmaya çalışıyoruz.
İşte bu aralar öyle. Hürmetler.

10 Kasım, 2009

09 Kasım, 2009

Hiç eline almak istemediği kalemler artık elinden düşmüyor bizimkinin. Okul etkisi mi ki bu? Sürekli yapboz yapmalar, sürekli nokta tamamlamacalar. Cin Ali yapmayı öğrenmiş. Ne var ki demeyin, büyük gelişme Ali için. Daha 2 ay önce kalem tutmayı bilmiyordu bizim Hamza. Bir de bir yaratıcılık var ki üstünde sormayın gitsin. Misal aşağıdaki: kim mi bu? kardeşi....gerçekten...üstümde baskı var, ama yok henüz hazır değilim.

Bunu da Begune yapmıstı. Baka baka Ali yazıyor şimdi kenara köşeye :)

08 Kasım, 2009





Pazar sabahlarını, hele ki ışıklı pazar sabahlarını çok seviyorum. Işık oluca canım herşeyin fotosunu çekmek istiyor. Bugün Ali'nin bana kaç çeşit poz verdiğinden bahsetmiyeceğim. 100. Olabilir!

04 Kasım, 2009

Yemekname

Yemekname'ye bakıyorsunuzdur belki. Kasım sayısında yoğurt kabı projesi vardı.

Ekim sayısında sabun kaplama

Eylül'de bayram mendilinden lavanta kesesi....
Dünyanın en yaratıcı fikir ve projeleri çıkmıyor elbetteki benden. Ama birşeyler yapmak isteyen fakat zamanı olmayanlara el meşgalesi gibi sabun köpüğü işler bunlar. Devletşah beni kovmadığı sürece böyle devam.

02 Kasım, 2009


Sakinim be günnük. Duruldum mu ne?


Geçti mi ki bu dalga?

Bilmem!

İnsanlar için dalgakıran olmuyor mu?



31 Ekim, 2009


3 saattir yağmur yağıyor gök delinmişcesine. Çiçeklerimin çiçeklerini düşürdü şiddetli yağmur. İçeri aldık onları. Aslında yağmurda evde oturmaktan daha keyifli ne olabilir ama Aliş de bende şifayı feci kaptık. Doktorluk olduk, yolcuyuz birazdan abbas.
Zekoş vardı hani bizim ilk bakıcı. Çok çok severdik onu biz. Namussuz kansere yakalanınca Ali'ye daha fazla bakamaz olmuştu. Evde dikiş, örgü yaparak para kazanabiliyor ancak. Bana battaniye örüyor şimdilerde. Bitsin koyarım buraya ve isteyen olursa haberleşiriz ve ona ücreti karşılığı ördürtebilirsiniz. Aklınızın bir köşesinde olsun e mi?

30 Ekim, 2009


Banyo rafı diye satılıyordu ama mutfak rafı oldu. Karekter değişikliğinden rafın kendi ne hissetti bilmem ama bizim için tarihi bir raf oldu. Neden? Çünkü Rico ve benim duvara düz ve sorunsuz olarak çaktığımız ilk raf o. Sen yanlış ölçtün, yanlış işaretlerdin, yok hayır sen yanlış çaktın kavga gürültüsü olmadan duvara çakılmış düzgün ilk raf o.
a

Bugün mutfakla uğraştım biraz.Ivır zıvırım çoktur benim. Atamamaktan, vazgeçememekten, eskiyi sevmekten kalabalıktır benim yaşadığım her mekan. Dokunmam dokunmam içimden bir an gelir, herşeyin yerini değiştirmek isterim. Eğer bir eşya orada çok durursa, ne kadar seversen sev, gözün normalleştirir onu, görmezsin bir süre sonra. İşte ondan değiştirivermek onun yerini, ışığını sana da iyi gelir, bakma ona da!

a Mutfağın en makbulü en bol ışığı alandır bence. Birde çeşmesi pencere önünde olan. Ben henüz hiç çeşmesi pencere önünde olan bir evde oturmadım, ama bir gün oturacağım biliyorum.

a

Seviyorum dekorasyonu. Çok normal gelir dönüp dönüp eski dekorasyon dergilerine bakmak. Annemden gördük biz bunu. Annem o kadar sever ki bu işleri, bize de geçmiş. Begüne de görüyorsunuz ayrıntıları, müthiştir o da bu konularda. Bir gelse İstanbul'a bin tane fikir alacak mevzu var ondan. Yani bi annem, bi begune benim bu konularda güvenebileceğim iki insan. Zevklerimiz tutuyor çünkü asgeri müşterekte.

a

Mutfakta kırmızıdan hiç vazgeçemedim. Ezelden beri puantiyelerden de. Ali bile bunu çok kanıksamış olacak ki geçenlerde bana bir araba çizmiş beyaz üstü pembe puantiyeli. Al sana yaptım, seversin dedi.
Friendfeed'deki sayfa mı derler artık her ne ise oradaki alanımda hep dekorasyon konusunda beni hayran bırakan markaları gösteriyorum. Seven seviyor, bakan bakıyor. En çokda ben bakıyorum zaten. İçim açılıyor baktıkça, kafam dağılıyor. Hani bu ibekle begune nerden buluyor, buluşturuyor bunları dersen.
Şu an saat gece 2. Uyuyamıyorum. Muhtemelen niye yazdığımı bilemediğim bir post olacak bu yarın sabah okuduğumda. Raflardan bahsediyorum di mi? Ama bu şarkı güzel.



28 Ekim, 2009

sana

Bu çiçek sana okuyucu. Kaç zamandır üşenmeden bloga gelip hayatıma tanık olduğun için, zor zamanlarımda bana yorum yazdığın, beni anladığın için. Çok teşekkür ederim, iyi ki varsın. Aslında sana layık bir blog sahibesi olamadım. Soru sordun cevaplayamadım, yorumuna bir teşekkür etmeye bile üşendim. Bu sana saygısızlığımdan, sevgisizliğimden değil walla ama pek becerememden, kusuruma bakma nolur. Beni de böyle kabul et, okuyosun işte bi cinsim napim?
a

Sevgilerimle
İpek
not: Ha bir de en sevdiğim şarkılardan birini de ekliyorum senin için...bir hata ettiysem affola baabında :)

25 Ekim, 2009

Pazar Pikniği



Mekan: Poyrazköy'de rastgele bulunmuş bir yer
Sadece üçümüz vardık. Sonra iki koyun, iki kedi, bir köpek. Köftelerin yarısını kedi ve köpekler yedi. Marulların çoğunu koyunlar. Bizi yemek üzerelerken kalktık.
Sonra Ali sordu, bu mu yani piknik diye. Oğlum baharda söz seni daha adamakıllı bir pikniğe götüreceğiz dedik.
Sonuç: Karadeniz havası çarptı, eve geldik, uyuduk.

24 Ekim, 2009

Okul mevzusu

Okul! Ali okula başlayalı 1,5 ay oldu. Hayatından memnun bizimkisi. Klasik sabah söylenmeleri, afyon patlamaması kısımlarını atlıyorum. Öğretmenine soruyorum nasıl gidiyor bizimki diye, gayet iyi diyorlar, ayrıntıları biliyor değilim, yani merak ettiğim tek şey o kadar sağlık odaklı ki diğer hiçbirşeyle ilgilenmiyor olmamama şaşıyor değilim.a

a
Geçen şirkette bazı ebeveynlerin birbirleriyle konuşmalarına kulak kabarttım. O okul iyi, şunun eğitimi böyle, bunun yaklaşımı böyle diye dertleşiyorlardı. Ben ise diyabetten önce de bu kadar okul mevzusuna takan biri değildim. Hatta 3-5 yaşındaki çocuklara orfmuş, ingilizceymiş, dramaymış gibi afilli ders kakalayan okullara sinir oluyordum. Hala da anlayamıyorum nedir bu hırs çocukların sırtına yüklenen?

a a
Diyabet öncesi okuldan tek beklentim eve yakın olması, Ali'nin servise binmemesiydi. Taşındığımız yerin dibinde de benim kafama hiç uymayan bir okul vardı ama dedim ya servise binmeden bisikletiyle gidebileceği mesafede diye vermiştik Ali'yi bu okula. Sonra diyabet olayı patladı. Patladı patlayalı okulda beni ilgilendiren tek şey hemşire varlığı oldu. Nasıl biri, uyanık mı, aklı başında mı, deneyimli mi? Bir tek o! Hatta bir gün parkta sordu biri Ali hangi öğretmene düştü diye, bilmiyorum dedim. Ne önemi var ki, alıp koyduklarına göre illa ki iyidir, en önemlisi hemşirenin olması, hatta onun da iyi olması benim kafamı kurcalayan tek şeydi. Zaten ne önemi varki Ai'nin ingilizce 20'ye kadar sayıp, şekillerin tamamını 4,5 yaşında tanımasının. Evet okul öncesi eğitim önemli ama lütfen uzun ince bir yol olan eğitim yolunda süt kokan çocuğun içini baymayalım dikdörtgenle, satrançla, ileriki hayatından hiç eksik olmayacak sayılarla? Nedir bu çocuğum her boku öğrensin, piyano da çalsın, sporda en iyi o olsun, resmin en şahanesi ona ait olsun, en muhteşem ingilizceyi o konuşsun, en akıllı o olsun derdi. Benim tek derdim Alim sağlıklı ve mutlu olsun. Nokta.



Hatta geçen bir kağıt geldi içinde kurs listesi ihtiva eden. Yok yüzme, satranç, tenis, piyano, keman, bale felan fişman. Sordum Ali'ye oğlum var mı gitmek istediğin kurs, istersen gidebilirsin dedim. İstemiyorum dedi. Peki dedim. Ha ben istemez miyim yıllarca melül melül baktığım piyanoyu benim oğlum çalsında içimde kalan hasreti ben oğlumda böbürlenerek aşmaya çalışayım, isterim ama çocuk istemiyor ne yapayım! Var mı istediğin bir kurs diye sordum, araba kullanma kursuna gitmek istiyormuş. Ne enteresan bir olay!



Neyse işte lafı çok uzattım, sonra işte Ali başladı okula.

a a
O başladı başlayalı içim hiç evde olduğu kadar rahat olmadı.Tabi evdeyken kaç göz onun üstünde ama okulda 20 çocuktan sadece biri o. İlk günler hop oturdum hop kalktım. İyi gözlemleniyor mu diye çok endişelendim. Yok yok endişelenmek az, kafayı bile yedim. Okulla aramızda bir defter gidiyor geliyor. O defterde inanın başka ebeveynler ne yazışıyor bilmiyorum ama ben her gece Ali'nin yemesi gerekenleri yazıyorum oraya karbonhidrat sayımını yaparak.

a a
Bunu yesin mutlaka, şunu bitirsin, şunu yarım yesin....Her akşam da onların kan şekeri kontrol sonuçlarını kendi excel dosyama geçiriyorum. Kolay olmuyor bunlar, yani her an bir iletişim sözkonusu ama hemşire o kadar sahiplendi ki Ali'yi, o kadar bu konuya hakim oldu ki nasıl minnettar olabileceğimi beni okuyan anneler, hele ki diyabetli çocuk anneleri anlar. Bu durum için o kadar şükrediyorum ki!

a a
Hemşire yolunda gitmeyen şeyler olunca arıyor talimatım üzerine, ama telefonda okul yazısını görünce nasıl kötü hisssettiğimi anlatamam. Belli ki ya yüksek, ya düşük yani illa ki birşey var. Hele şu son 2 hafta hep ama hep arandım. Birşeyler hep kötü gitti. Nedenini hiç anlayamadım.Hesaplayabildiğim tüm parametreler kontrol altındayken sorununun ne olduğunu anlayamamak deli etti en çok beni. Hatta o dönem aldım Ali'yi karşıma sordum oğlum okula gitmeye devam etmek istiyor musun diye. Evet dedi. Bir hayır deseydi alacaktım okuldan, o kadar kafayı bozmuştum. Sanki çare okuldan almak! A

a
Neyse ki okuldaki son 3 gün herşey eski rayına oturdu ama ben daha raya giremedim. Her seferinde o kadar etkilendim ki, etkilenmeme de kızdım, bozuldum. Dudakta uçuk, kıçımda egzama, saç baş dağınık gidip geldim işe. Her an ağlamaya meğilli bir ruh hali, elalemle yapılan toplantı ortasında okuldan gelen telefonu cevaplayıp, gözlerin dolu dolu olup rezil rüsfa olma durumları...... Halbuki diyabet bu zaten, kan şekerinin düzgün gitmemesi, inmesi çıkması düzende gitmemesi...kabullenilecek kısım bu işte! Ne dağılıyorsun? Ama ben o kadar kontrol delisiyim ki, o kadar herşeyi kontrol etmeye çalışıyorum ki, en ufak bozuklukta ben de bozuluyorum. Yani o kadar hassas bir konuda sınanıyorum ki! Herşeyin kontrol edilemediğini öyle bi öğreniyorum, öyle bir öğreniyorum ki, sormayın gitsin! Koymuyor mu çok koyuyor, yani işin benimle ilgili olan bu tarafı ama işte eksiklikler tamamlanıyor. Hayatta bu değil mi zaten? Bize, hepimize öğrenmemiz gerekenleri bir şekilde öğretiyor. Neyseki başımıza gelen herşeyin hayrımıza olduğunu bilecek kadar farkındalığım var. Çok şükür.



Tabi okul benim için Ali'nin diyabetiyle ilgili sadece kafamı kurcalarken belli ki Ali için öyle değil. Geçen gün Ali'yi okuldan aldım ben. Çıkışta sınıf arkadaşlarıyla parkta oynadı. Benim bildiğim Ali ile oradaki Ali bambaşka gibiydi. Yani kızlar peşinde bizimkinin. Aslında herkes pek bir peşindeydi şaşırdım! Yani ben onu bunca zaman çekingen olarak bildim ama tam olarak çözemediysem de okul Ali'si ev Ali'sinden farklı gibi. Yine de erken bir teşhis olabilir ama ben şaştım onun bu popularitesine, ne yalan söyleyeyim! Bakınız kız nasıl sarılıyor Ali'ye, şekil 1 a:






Neyse okulun artılarını eksilerini bir gün oturup yazarım ama en sevdiğim artısı Ali'ye zamanında yatma alışkanlığı kazandırması. Bizimki disiplin adamı, öğretmeni demiş ki zamanında kendi yatağınızda yatacaksınız. Bu artık Ali için bir kural. Ah o kadar süper ki! Paşam artık kendi yatağında yatıyor gecenin ilk kısmında en azından, ve saat 9 itibariyle tuş oluyor. Dişlerini fırçalamamak mevzu bile değil. Allah gani gani razı olsun bu öğretmenden 4,5 yıldır başaramadığımı nasıl da hallediverdi.

a

O böyle erken yatınca bakıyorum ona uzun uzun. Daha önce bende ağzım açık uyuyakalırdım, onu izleme zevkinden mahrum kalırdım. Ama şimdi bakıyorum da nasıl da büyüyor evladım. Herif olma yolunda kendince bir sürü yol katediyor. Ayakları bile kokuyor artık ekşi ekşi. Hergün yeni bir hikayeyle karşımızda. Bense Ali'nin diyabetiyle o kadar bozdum ki kafayı aradaki bir sürü ayrıntıyı göremediğimi yeni yeni fark ediyorum. Yok kızmıyorum kendime, napsın bu ibek daha işte, herşey onda da yavaş yavaş oturuyor. Az buz değil ki yaşadıkları.


Neyse bugün 3 aylık kontrolümüze gittik. Ali kan alma seansında bir önceki gibi olacak diye çok gergindim ama o bile o kadar metanetli olmayı öğrenmiş ki şaşırdık. Sorunsuz bir muayene sonrasında yine bin sorumu sabırla cevaplayan endokrinimizden tam puan aldık. Herşey yolunda dedi, bu kadar endişelenmeyini bilmem kaç kere dedi, .omuz gribi aşısına gerek yok dedi, tip 1 diyabetli bir çocuğun bağışıklık sisteminin normal bir çocuktan hiçbir farkı yoktur dedi, artificial pancreas araştırmasını anlattı. Hadi inşallah diye dinledik.


İşte okul mevzusu böyle.Çok yazdım benim bile canım sıkıldı. Geriye dönüp okuyasım bile yok. Olmuştur inşallah. Hürmetler.

22 Ekim, 2009

Hastayım, işe gidemedim. Ali okulda. Rico işte. Meloş'a gelme dedim. Zaten evde yalnız olmayı pek özlemişim. Çok keyiflendim. Gün ışığı eve ne çok yakışıyor.

Ben, battaniye, kahve, kumanda, mendil kutusu ve her an sızlayan uçuğum.... mendil neyse de uçuk olmasın bir dahaki sefere mümkünse. Fonda da bu çalıyor!

21 Ekim, 2009


"sevgili günnük" yazardım her sene açıpta sonunu asla getirmediğim günlüğün başına. Bugün laf arasında konuşurken geldi aklıma. Kareli değil, çizgili değil, bembeyaz çizgisiz alırdım o günlükleri. Rico'yu yazardım gizliden gizliye, biri okuyacak diye ödüm kopa kopa.

Bir "günnük" lafı neler neler hatırlattı bugün bana.

Bugünlerim ise garip benim. Her günüm bir sınav gibi. Sanki eskiden ayda bir sınava tabi tutuluyorken, bugünlerde hergün, her saat başı kalemi kağıdı çıkarır haldeyim. Bazı günler çalıştığım yerlerden geliyor. İyiden hallice bir not alıyorum. Bazense çakılıyorum, hiç çalışmadığım yerlerden geliyor sorular. Zayıf notlar kupon misali toplana toplana 3'ü 5'i bulursa bünyeyi de çökertiyor. Zayıf not bünyenin zayıf tarafından baş gösteriyor. Bir bakıyorum dudağımda uçuk, belimde egzama, kafamda ağrı var.
a

Ama nasıl bir ruh haliyse artık içine girdiğim daha çalışkanlaşıyorum, daha da çok çalışıyorum. Zayıf not almamak için değil belki ama her zayıf notta tepki vermemek için. Zayıf not almaktan korkmayı bırakmak için.

Öyle günler ki bugünler bir eşikten geçiyor gibiyim. Yok yok öyle kötü değil, güzel, sağlam birşeyler atılıyor gibi içime içime ama değişik. Dışarıya görünümümüm bu olmadığının farkındayım ama aslı öyle kimseye anlatamasamda. İşte bugünlerim çok değişik benim.


not: evcilik takımı olayı merak edildi, bir önceki takımı migrostan almıştım. Bunu ise bir yurtdışı seyahatinde.üstteki çantalarda onları sakladığım çantalar.
hürmetler efem

18 Ekim, 2009

.
Ben hep o evcilik oynayan kızlardan oldum. Çamurdan köfte yapıp, yapraklardan sarma yapıp ikram eden. Azdı oyuncaklarımız, yada olması gerektiği kadardı. Asla Ali'nin ki kadar oyuncağım olmadı.
.
.
Şimdilerde çok oyuncakları var çocukların. Hem biz alıyoruz, hem de çevremiz. Önüne geçemedik bu oyuncak popülasyonunun.
.
.
Benimse koca kadın olma halime bakmadan evcilik takımı almaya devam etme halim var. Belki bir kız çocuğum olur, yada kız torunum bahanesiyle hemde. Halbuki niye gücüme gidiyor kendime aldığımı itiraf etmek bilmem.
..
Bugün Ali'yle hamur oynarken utana sıkıla evcilik takımlarımı çıkardım. O da biliyor artık evcilik ne. Okulda kızlar çay kahve pişirip ikram ediyorlarmış, içmeyenleri zorluyorlarmış. Ali'nin anlatması bunlar tabi.
.
Rico görse kızabilirdi ama görmedi ve bende ulen ne var oğlumla bir kere evcilik oynasam diyip çıkardım takımlarımdan en yeni olanını. Hamur da açıp kurabiye yaptık. Noldu yani? Köşelerim törpülendi işte fena mı?

14 Ekim, 2009



Bazen çok ciddi, bazen çok mutlu, bazen çok olgun, bazen çook utangaç, bazen çok mıymıy, bazen çok kaprisli, bazen çok keyifli, bazen çok suratı asık, bazen sadece çatık kaş, bazen çok kıkırdak, bazen çok küs, bazen yılışık, bazen şımarık, bazen sevgi dolu, bazen çok minnoş, bazen çok cesur, bazen çok maymun..İşte o maymun anlarından yakaladıklarım.

not: bakarken kıçınızı kaşıyınız, teşekkürler.

Posted by Picasa

13 Ekim, 2009





Ne güzel olmuş değil mi panom?
Ben de bakmaya doyamıyorum
Aslı fotosundan güzel
Kartları yapanın da eline sağlık
Bu arada bakın ne okudum bugün
Evet evet ben canlı örneğim
Gurur duymuyorum ama
Bugün foseptik çukuruydum
Öğlen çıtır mantı
Akşam pide yedim
Şu an sanki bir taş oturuyor midemde
Taş demişken
Alinin sokaktan bilimum boyutta
Eve taş getirip koleksiyon yaptığnı söylesem
güler misiniz, ağlar mısınız?
Hatta Ali'nin bununla ilgili şarkı besteleyip güftelediğini söylesem...?
Biz gülüyoruz
O taşlar ikidebir bir tarafımıza batsada....

12 Ekim, 2009

Nick Jonas

Ali bir dizi izliyordu Disney Channel'da. Müzisyen Jonas Kardeşlerin dizisi. Meğersem o dizideki Nick Jonas'da tip 1 diyabetmiş.

Ali çağırdı beni, anne bat ölçüm yapıyo bu çocuk diye. Doğrusu ben bu çocuğu pek tanımıyordum, sonradan araştırdım.


Hatta eve dönerken dergicide bir kız dergisinde kapak olmuş. Meğersem genç kızlar pek seviyormuş onu. Amerikada tip 1 diyabetin yüzü gibi birşey olmuş hatta.

Tip 1 diyabetli ziyaretçilerimiz için bilgi olsun baabında yazdım.

Posted by Picasa

11 Ekim, 2009

Şapkadan Sapanca çıktı haftasonuna. Bu manzaraya uyandım.
a
Bu ormanda yürüdüm.
a
Bu garip şeyleri gördüm.
a




Kafamdan aşağı yapraklar attım.
a
4 yapraklı yoncayı aradım.
a

Böğürtlen yedimmmmm.
a
Bolca ama geçekten bolca oksijeni çektim içime.
Şimdi evdeyim. Mutfağı ve salonu topladım, hatta balkondaki kurumuş çiçekleri ayıkladım ve de işi biten saksıları boşaltıp depoya kaldırdım, birazdan çamaşır asıp alışverişe çıkacağım pazara. Gelince yemek faslını halledip köfte yapıp buzluğa attıktan sonra Ali'yi yıkayacağım, bu arada onun odasını toplamayı hedefleyip becerirsem kitaplarını ayıracağım. Bu nedenlerden mütevellit hemen bu aletin başından kalkmalı, enginarlarımın %95 büyüdüğünü görmezden gelerek işe koyulmalıyım.
Hürmetler

08 Ekim, 2009

:)

a
Tam da zamanında yetişti bu tatil. Çok iyi geldi, terapi gibi. Dedim ki Rico'ya eğer bir daha kendi problemlerimle kendi ortamımda boğulduğumu görürsen çıkart beni ve at doğaya.
a

Bak o zaman o büyüttüklerin nasıl da küçülüyor birdenbire. Doğa, rüzgar, deniz nasılda bozulan dengeni geri getiriveriyor. Hele ki sevdiklerinde yanındaysa bak nasıl da güzelleşiveriyorsun.

Herşey nasılda rayına oturuveriyor.
a
Bilemedim hangi fotoyu koyayım. Hepsini koydum bende buraya. Bakması keyifli olsun diye çalgılı malgılı zorba eşliğinde
a
hürmetler




03 Ekim, 2009


Gidiyorum. Resetlemeye, kendimi restart etmeye. Tek isteğim rüzgarı suratımda hissetmek. Yetti üstümdeki bu melankolik haller. Ben bile beni baydım. Ne bu ya? Kışt kışt...


Tabi filmlerdeki gibi olmuyor herşey. Bir bavula özensizce sıkıştırılan kıyafetlerle birbaşına (bkz en son Bihter'i izledik öyle) evden ayrılma sahnesi yok bizde. Gidiyorum adalara madalara ama 3 çocuk, kuzenler, beguneler felan cümbür cemaat, binbir hazırlık.

Eselip geleceğim.

not: didem inanıyorum ki bu arabeskliğimi de oralarda bırakacağım! umuyorum..
Posted by Picasa

30 Eylül, 2009

Sonbahar geldi, havalar soğudu ama rozetlerin hala maşallahı var. Bu senenin en kaprissiz, en sorunsuz çiçekleri onlar oldu. Sardunyayı bile geçti dertsizlikleri.

a
Balkon tarımı mamülleri ise son buldu. Maydanoz, nane ve fesleğenden hala yiyebiliyoruz aslında. En son acı biberleri zeytinyağına attım.
a
Geri kalan hevesimi aşırı ısrar üzerine başladığım farmville'de devam ettiriyorum. Fonda inek sesi duymaktan hoşlandığımı yeni keşfeden ben kendimi patlıcan ve soya fasülyelerine verdiğime inanamıyorum. Sanal lafını ise sorguluyorum.
a

28 Eylül, 2009

teşekkür yazısı..kızlarla, alca seltzere

Şu kısa hayatta dalı taşı bile güzele çeviren Nilüfer'ler var. Keşke daha çok olsalar! Keşke o kadar uzakta olmasalar!

Sonra şu hayatta bir öğlen arası sıkıntını anlayan Tuğba'lar var. Senin gündelikçi görüntüne aldırmadan şarap ısmarlayıp, derdini dinleyen.
a
Bir de şu hayatta alca selztzer var. 2 gün durmadan içen dut olmuş ibek'in midesini ayakta tutmaya çalışan...
Şu hayatta öyle günler var ki sana güm diye vurup geçen...Biliyorum "güm"süz olmaz ama biraz rahat verin ulen bana.

22 Eylül, 2009

Bayram iyi geldi bize, halbuki ismi bile bize uymazken, nasıl olduysa pek iyi geçti... Bizimki bin türlü diyabetik şekeri gümletti, elleri öptü, para topladı, bayramsa bayramı yaşadı. Ben sırf uzak kalalım o seremonilerden diye kendimizi Kumyaka'ya kapama kararı almışken, o karara inat pek kalabalıktık, pek şenşakraktık. Ders al ibek, abartmayı bırak!
a
Çok uyku, çok yemek şişko bedenime 2 kilo daha kattı. Sefam oldu. Hiç anlatasımın olmadığı şu günlerde ben yerine fotolar konuşsun. O kadar sus pusum ki bu ara, sesim bile kısık.
a




13 Eylül, 2009

Sunday Morning








Bu fotoların şarkısı da bu olsun!











12 Eylül, 2009

Sesim kısıldı. Hasta felan değilim halbuki. Öylece kısıldı. Aylin'e göre içimde sakladığım, kimseye söylemediğim birşey varmış. Ondanmış bu ses kısıklığının nedeni.

Şu melankolik haller çeyiz boğçamı açtırttı bana. Asla örteceğim aklıma gelmezdi bu dantelleri. Ama anneannem ördü bunu bana. Demek ki yeri, zamanı gelmiş.
Ufak not: Hani işteyken hep hayali kurulan birşey vardır. Böyle yağmurlu havalarda şekerleme yapmak. Bugün o hayalim gerçek oldu. Uyudum mışıl mışıl gök gürülderken.

08 Eylül, 2009

hicran

Canım aniden "bir demet yasemen" dinlemek istedi, sonra Zeki Müren, sonra Müzeyyen Senar, ve sonra Safiye Ayla...

Şimdi ise taksim dinliyorum. Karar veremiyorum en çok hangi taksimim beni derinden vurduğuna. Ud taksimi beni anneanneme götürüyor, kanun taksimi dedeme, ney taksimi ise eski beraber ramazan sofralarına...

Eskiden dinleyemediğim Türk Musikisi artık bir ihtiyaç gibi. Sanki dinlemezsem geçmişim gözümün önüne gelemiyor gibi. Halbuki bir Müzeyyen sesi duysam, çocukluğumum rutubetli kokusu bile geliyor burnuma. Sanki bu şarkılar çocukluğumun fon müziği gibi.

Anlamazdım eskiden annemle babamın bu şarkılarda ne bulduklarını. Artık anlıyorum.

Not:Radyo dedemin. Yıllarca ondan dinledik işte o nağmeleri. Artık bozuldu.

06 Eylül, 2009

5. ay


5 ay oldu Alişim! Yazıyorum ay dönümlerini. Hala ayın 6’sı olunca içim bir fena oluyor. Yazıyorum elalem okusun da vah vah desin diye değil ama senin, benim, babanın geri dönüp bu zamanları nasıl atlattığımızı kendimiz hatırlayalım diye.
a
Aslına bakarsan sen bu yaşına dair çok az şeyi hatırlayacaksın büyüdüğünde. Hayal meyal anılardan başka diyabetle ilgili çok bariz şeyler kalmayacak zihninde. Sen diyabetle beraber büyürken onu kendinin bir parçası olarak sayacaksın.
a
Şu an çok iplemiyorsun diyabeti. Benzinlerine sesini çıkarmaz oldun. Parmak ölçümlerine de takmıyorsun. Hala kısmi balayında olduğun için istediğin gibi besleniyorsun, yani tam olarak her istediğini değil ama neredeyse her istediğini yiyiyorsun. Çok sağlıklısın, çok neşelisin, hele bu ara okulla beraber daha da neşelisin. Hala yabancıların yanında çatık kaşlısın ve şu an kendinden küçük her çocuğu kıskanıyorsun.
a
a
Bu dönem cinsellik olaylarını keşfettin. Gazetelerin arkasındaki yarı çıplak kadınların resmini makasla kesiyorsun. Araba defterine yapıştırmak istiyorsun. Çok gülüyoruz, üstüne düşmüyoruz. Şu an mevzun arabalar ve kadınlar. Bir arkadaşımın dediğine göre bundan 30 sene sonra da bu mevzun aslında pek değişmeyecek. O öyle diyor. Erkek milleti işte!
a
Biz bu 5 ayda senin diyabetini kabullenmeye başladık. İlk zamanlarki şok yerini gitgide kabullenmeye verdi. Arasıra babanı değil ama beni yokluyor, celalleniyorum, isyan edip küfrediyorum ama bunun da frekansları azalmaya başladı. İnsan herşeye alışabilen bir varlık. Aysun abla oğlunun ölümüyle bile yaşamaya alışdığını söylerken bu öyle de çok şikayet edilebilecek birşey değil zaten. Olmamalı da.
a
Yakın arkadaşlarım eskisi gibi olmaya başladığımı söylüyor. Bir ara muhabbet ortasında donup kalıyor olmama ve konuşmuyor olmama takılıyorlardı (ki annen ve konuşmamak ne kadar iki uzak şey) Ama gerçekten seni, beni, ve bu işi öyle yada böyle kıvırabildiğimizi görünce bende iyice zinde hissediyorum kendimi. Şu hayatta insanın başına gelenlerle mücadele edebiliyor olması seni farklılaştırıyor.
a
Bu son 5 ayda bloguma google yoluyla tip 1 diyabet, çocuğum diyabet, diyabetle nasıl başetmeliyim gibi konu başlıklarıyla gelen çok ziyaretçi var. Resmen trafik artmış. Bana mail atan bir sürü insan da var, bununla nasıl yaşadığımızı soran. Bu laflarım da onlara.
a
a
Biz çoook kolay olmamakla beraber hepimiz evlatlarımızın sağlığı için birşeylerin mücadelesini veriyoruz. Unutmayın ki bu da şu yaşamdaki binbir kaosun en büyüklerinden biri değil. Hepi topu bir denge işi. Aslında senin bu olayı çocuğuna iyi aktarmanla, senin yanında çocuğun da bilinçlenmesiyle aşılmayacak bir problem değil. Sadece işin başı zor. Sonrası ise alalade bir yaşama kıyasla daha kontrollü bir yaşam hepsi bu. Bunun iyi taraflarını sayan bir sürü insan var, ben onlardan değilim. Keşke insan herşeyini kontrol etmekle çok uğraştığı bir zamanda keşke bir de boğazını kontrol etmek zorunda olmasa. Keşke hepimiz kalorilere rağmen şişmanlamasak, keşke Ali ve onun gibiler hesapsız bir gofret yedi diye şekeri çıkmasa. Ama bu konuda yapacak şeyimiz çok yok. Bence tıp bu olayı 15 seneye kalmaz çözer,çözmezse de ayıp artık.
a
Çocuğu diyabet diye etraftan gelen tepkilere üzüldüğünü yazan anneler var. Evet ben de sık sık şöyle insanlar ve onların aptal saptal tepkileriyle karşılaşıyorum. Bu blogdan oluyor, dışarıda karşılaştığım insanlardan ya da kolu komşudan olabiliyor. “ay çok zor, ben kızıma nasıl yeme derim”, “ben oğluma şurubu bile zor veriyorum” “ay ne kadar zor düşünemiyorum bileeeee”. Bu insanlar bir kere ne konuştuğunu dahi bilmeyen zavallı, püf desen uçacak insanlar. Aklı başında olan hiçbir insan karşındakinin bunu yaşaması gerektiğini bile bile böyle cümleler kurmaz. Ben bu tip uyduruk insanlar tanıyorum, ve onlarla görüşmeme hakkımı kullanıyorum. Benim bu saatten sonra sırf kendi başedemeyeceği kadar zor gözüküyo diye “mıy mıy zoooor ama” diyen insanlara ihtiyacım yok. Bana benimle beraber bunu kabul edip normalleştiren insanlar lazım bu saatten sonra. O nedenle görüşmeyi bıraktığım arkadaşlarım var. Size de o insanlardan uzaklaşmanızı tavsiye ederim. Ne gerek var ki?
a
Bu tip insanlar blogdan da yorum yazıyor bana, bazen üşenmiyor mail atıyor. Gidiyorum bakıyorum bloglarına kendi self image dünyaları çerçevesinde kurdukları kendileri olmayan insanları anlattıkları yalan bir dünyada mutlu mesut kendilerini kandırıyorlar.”beni herkes seviyor, kocam bana aşık, kaynanam bile bana hasta, pek de maharetliyim, süper de anneyim, ahanda böyleyim, şöyleyim” Ben kaale almıyorum şahsen bunları. İçinde bir dert olmayan bir dünya, kendini seyircileriyle beraber kandırdığı bir dünya. Bu insanların senin yaşadığın durumla ilgili yorum yapmasına izin verme. Hatta canın gülmek istediğinde git oku onları. Kendi blogunda dahi samimi olamayan bu insan tabi ki zzoooorrr der, Allah hakkaten dert vermesin onlara. Başedemezler çünkü.
a
Sen doktorunla, diyetisyeninle, kendi içgüdünle doğru yolunu çiz, ve yaşamının bir parçası et bunu. Allah hepimize akıl, mantık, şuur vermiş çok şükür. Önümüze çıkan engebeleri onlarla aşalım diye. Allah dağına göre kar verir derler.
a
Neyse işte Alişim biz 5 aydır diyabetiz, öyle harala gürele geçiyor zaman. Kan şekerin kah düştü kah çıktı derken, biz de annen ve baban olarak zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden bi haberiz. Öylece geçiveriyor işte günler, hepimiz akşamları buluşuyoruz evde. Ne de olsan sende okullusun artık. Neşe düzeyimiz 10 üzerinden 8,3. Bence iyi bir skor. Allah daim etsin. Neşemizi de , balayı dönemini de.

01 Eylül, 2009

Rahatlamak

Rahatlamak Türk Dil Kurumu Sözlüğünde şöyle açıklanıyor:

1 . Üzüntü, sıkıntı, tedirginlik veren bir durumun ortadan kalkması veya azalması, rahata kavuşmak: "O çirkin, kaba kunduralarla sıcak günde serin denize dalmışım gibi rahatladım."- A. Kutlu.
2 . Sakinleşmek.

Bugün bana olan ise üzüntü, sıkıntı, tedirginlik veren bir durumun ortadan kalkması değil ama azalması


Bugün Ali ayağıma yapışır sanıyordum. Yapışmadı.
Çocuklarla kaynaşmakta zorluk çeker diyordum. Çekmedi.
Öğretmenine surat yapar sanıyordum. Yapmadı.
Hemşirenin kan ölçümü yapmasına söylenir kesin diyordum, gıgını çıkarmadı.
Sınıfına girdi, hemen adapte oldu.
Öğretmenim ben yarın gene gelicem dedi, çıktı şemsiyesini açıp eve yürüdü.

Hafifledim, rahatladım. Ondan bu pembeli fotoğraflar.


w
Ama bugün aynı zamanda gördüm ki ara öğün olan ikindi kahvaltısında kalorisi çok gıdalar veriliyor. Hepsi el yapımı ama gene de fazla şeker bombası. Kek porsiyonları çok büyük. O nedenle yarısını vermelerini söyledim. Limonata günü için şekersiz limonata temin ettim. Baktım haftanın 2 günü nesquik içiyorlar okulda -sanki matah birşeymiş gibi- Ali'ye özel nesquik yaptım, kakao ve tatlandırıcıdan. Yani kendimizce çözümler ürettik.

w


Sanki bu iş olacak, oturacak yerli yerine herşey. Sanki benim Alicim diğer çocuklara göre çok daha olgun ve çok daha kuvvetli olacak. Bugün bana öyle geldi, pek gururlandım.
Bu arada Yemek Name'nin yeni sayısını indirdiniz mi? İpek diye bir kız da yazı yazmış orada. Gerçi fotoğrafları beşpara etmez ama hadi neyse!

31 Ağustos, 2009

Ve Ali okula başlar, "yuva"ya

Yarın Ali okula başlıyor. 4-5 yaş sınıfına.
Bugün Rico ile okulda hemşire, sınıf öğretmeni, pedagog ve okul müdürü ile toplantı yaptık.
Onlara 15 sayfalık bir kitapçık hazırladım.
Önce diyabeti anlattım, sonra Ali ve diyabeti.

Hemşire çok donanımlı çıktı, ben de sayko.
Bu iş nasıl olacak bilmiyorum. Önümde okuyacağım bir kaynak yok. Kaynak biziz.
Herşey bizim kontrolümüzdeyken daha kolaydı, ama şimdi nasıl olacak göreceğiz. Hemşire acaip güven telkin etti, inşallah hakimiyeti de süper olur

Okulda şişko olduğu için diyet yapan çocuklar varmış. Ben Ali'nin yemeklerini kısıtlamaktan yana değilim. Allahtan okul aklı başında, öyle saçmasapan gıdalarla çocukları beslemiyorlar. Herkes ne yiyorsa o da onu yiyecek. O yediği ile orantılı insülin alacak. Tüm olayın dengeden ibaret olduğunu biz idrak edebiliyoruz , umarım onlar da çabucak kavrar.

Ali de heyecanlı. Bakalım nasıl olacak okul performansı göreceğiz. İlk bir ayı sabırla izlemeli, en ufak şeyde celallenmemeliyiz. Umarım herşey rayında gider.

30 Ağustos, 2009

Bademli vişneli kek


5 ay önce bir daha asla kek yapabileceğimi düşünmüyordum. Ya da kurabiye, ya da pasta. Ama şimdi yapıyorum. Mutfakla aram düzelmeye başladı. Splenda sağolsun.
Şuursuzca yemek yemeye devam ediyorum, o kadar iştahlıyım ki herkes bana yiyecek gibi gözüküyor. Kaç kilo aldığımı görmemek için tartının üstüne bir sepet koydum, çıkıpta moralimi bozmayayım diye.a
a
Salı günü Ali okula başlıyor. Ben Ali'den daha heyecanlıyım. Yarın okulu ile toplantıya gideceğim, anlatmak istediklerim var.


*: yukarıdai resmin hiçbir anlamı yok, kek ile uyumlu bir rengi var sepetin diye koydum.pıffff



25 Ağustos, 2009

Yinopart


Biz unuttuk tabi onun nasıl bir heyecan, nasıl bir mutluluk olduğunu. Yani lunaparkın.
a
Geçen pazar akşamı lunaparka gittik biz babaanne dede ve tabi ki heyecandan zıp zıp zıplayan Ali'yle. Onun o neşesi hepimize bulaştı. Benim oğlum geçen seneden bu yana büyümüş tabi, canı hiç çekmedi o mıyıl mıyıl trenleri. Paşam adrenalin istedi. Beni de bindirdi ahtapota, roller coasterımsı şeye.
a
O korkmadı, güldü ben sımsıkı gözümü kapatırken. Elimi tuttu, cesaretlendirdi. İşte o gün, o gece Rico da yokken yanımızda, erkeğim beni korudu, elimi tuttu, tamam anne bitiyor diye cesaretlendirdi. Evet benim biraz içim bulandı, ama o gün bugün erkekimin olduğunu hissediyorum yanımda. Heyyyt be, yazarken bile neşeleniyorum. Eskaza beni biri kızdırırsa salarım Ali'yi üstüne, ona göre korkun gali!
a

23 Ağustos, 2009

Süt Kutusu Sokağı


Süt kutusundan ev olur mu olur. Ali ve babannesinin sokağı, önünden arabalar bile geçiyor.
Posted by Picasa

22 Ağustos, 2009

Koskoca bir cumartesi temizlik yaparak geçti. Sabah Rico gitti yurtdışına. 4 gün yalnızız, ya da belki Rico'nunkilerleyiz, bakalım bilemiyorum henüz. Ama akşam için onlar buradalar ve ben ağrıyan belimi umursamadan iftar için hazırlanmalıyım.

19 Ağustos, 2009

ardışıknsaçmalık

dünacaipbirasabiyetvardıüstümdeneyapacağımışaşırdımbiiçim
bunaldıfelançıktım3kmyürüdümhızımıalamadımoturdumbankta
rüzgarlakonuştumsonraevedöndümhalaterelelliyimozamansezen
aksununönerisinidinleyipbirfilmyokhattaikifilm izledimbridgetjoneslarıhakkateniyigeldigünleröylecegeçiveriyor
canımacaipbulentortaçgilkonserinegitmekistiyoracepvarmıkiyakınlarda
biraydırgülserablagelmiyormemleketteonedenleheryerütülenecek
kaynıyorensevmediğimiştemizliğikendimyapıyorumamaütügelmiyor
elimdenbuaradayazbitiyorfarkındamısınbenfarkındayımve1günizinalacağım
sırfkendikendimehavuzbaşındatakılmakiçiniyikikelimlerarsındaboşlukbırakılıyor
iştebizdebazendurupakangidengünlerarasınaboşluklarbırakmalıyızyoksa
karmaşaiçindebizimdegörüntümüzbuaradabirnefesalalımpilizhürmetler

13 Ağustos, 2009


Çektiği her kare mi mükemmel olur! Işık bu kadar mı güzel gözükür! Zaten bir setinin adı "turning light into life" Şu kızcağızın 10da 1'i olabilmek için ne yapmak gerekir acaba?
Üstelik hayalimdir uçsuz bucaksız kırlarda şöyle yayılmak, bak abla yapmış! Çatırdadım.





12 Ağustos, 2009

Ve tatil biter....

Ne kadar hızlı ve güzel geçti. Dinlendik bolca. Olabilen her anda yere paralel olmak süperdi. Begune bizi çok rahat ettirdi sağolsun.


Tabi onca güzelliğe bir nazarlık, yok hatta 2 nazarlık gerekiyormuş. Dün yolda 4 saat bekledik. Yol yapım çalışması varmış. Biz yolda beklemek yerine bir dinlenme tesisine girip bekledik. Ben telefon rehberimi kağıda geçirdim, bir bozukluk var alette çünkü her an kontaklarım uçabilir. Hatta yarım kalan etaminimi işledim. Gereksiz yere yollarda kalakaldık. Rico çok yoruldu. Sonra da eve gelince muhteşem bir süprizle karşılaştık. Yanlışlıkla dipfrizi de kapatan salak ben kapıdan girdiğim gibi eve yayılan kokudan başımıza gelenleri çaktım. Gece 2 küsürdu ben mutfaktan çıkabildiğimde. Şu an ellerim deterjandan açılmış yaralarla dolu. Tatil hakkaten bitti.
Herşeye alışırız iyi hoş ama bu Ömer'cim ve Kerem'cim'in hasretlerine nasıl alışacağız onu bilmem!

09 Ağustos, 2009

Aslı'yı görmüşlüğüm yok, ama kendisini Kasım 2005'ten beri tanırım. Benim için bir komşu gibi. Kerem'ini okudum yıllarca. Şu an ki üzüntüsünü de paylaşıyorum. Başsağlığına gidemiyorum, bir tencere yemek götüremiyorum. Ama tüm sabır dileklerimi bu şarkı ile ona buradan yolluyorum. Blogdan. Onunla tanıştığımız yerden.

rehavet


Bugün denize gidelim dedik. Ama pazar olmasından mütevellit nadide göcek civarı halk plajlarının pek bir dolu olması sebebi ilen geri döndük. Begune'nin tam teşekküllü evinde takıldık.
.
Bir ara piz buin'in ile güneşlenirken kokusu öyle nostaljik geldi , bize öyle gençlik zamanlarımızı hatırlattı ki kendimizi Belinda Carlise ve Modern Talking dinlerken bulduk.
.
O kadar erken uykum geliyor ki yatmak için saatin en azından on buçuk olmasını bekliyorum. Rehavet ne güzel şey!
.
rehavet: vücutta görülen gevşeklik, ağırlık, tembellik.
cümle içinde kullanımı: i love rehavet

08 Ağustos, 2009


Begune'nin 35. yaşını kutladık, sazlı sözlü ecnebi ismiyle bir garden party eşliğinde...Yedik, içtik, güldük, sarhoş olduk begonvillerin eşliğinde göcek sıcağında...

Onun dışında 3 erkek çocuğu eşliğinde harala gürele günler içerisindeyiz....Öyle nispet eder gibi gözükmesin, bolca kavga gürültü de hiç eksik değil hayatımızdan...



Vakit buldukça Begune'nin verandasında devrilip yatıyoruz. Cırcır böcekleri ve esinti gözlerini kapatınca sana eşlik ediyor. İşte aklımızda kalmasını umduğumuz anlar da bu sakinlik anları. Nitekim pek kıymetli bizim için....



Ali pek meşgul. Kovaya su dolduruyor, boşaltıyor, ikizlerle kavga ediyor, yüzüyor....Keyfi pek yerinde. Tırnağı düştü. Hasrtele bir yenisini bekliyor.

02 Ağustos, 2009

23 saniyede

Acaba tiyatrocu felan mı olacaksın? Ya da anan gibi mimikli?

01 Ağustos, 2009

Deniz bak :))

30 Temmuz, 2009

Bilsen

Geçenlerde markette uzaktan gelen bu sesi takip ettim, beni mest etti. Çağırdı resmen. Sürekli 3. şarkıyı dinliyorum. Buraya koydum. Bilsen.

29 Temmuz, 2009





Biz tatile çıkacağız haftaya. Burası süper. Ama evin içinde bir sürü çiçek var.İki balkonumda çiçeklerle dolu. Hatta nane, maydanoz, biber, salatalık ve domateslerim de var. Eskiden olsa komşu sulardı anahtarı verince. Ama şimdi ortada komşu yok, bişi yok. Balkon çiçeklerim bir haftada kurur, o biber zaten 1 gün susuz kalamıyor. Ne yapmalıyım bilemedim. Acaba Rico'ya bizimle beraber en azından domates ve biber saksısının da geleceğini söylesem????

28 Temmuz, 2009

Gripin içeyim diyorum. O her derde deva.

27 Temmuz, 2009

Geçen salıydı galiba, Ali elini sokak kapısına feci halde sıkıştırdı. Nasıl bir acıdır, nasıl bir zonklamadır onu bilen bilir.Yüzük parmağı morardı. Orta parmağının tırnağı kanadı. Çooook ağladığını anlatmayacağım. Anlatacağım şey benim nasıl tüm bu olaylardan sonra yüreğimin hiçbirşeyi kaldıramadığı. Olay oldu, aldım kucağıma çeşmede yıkadım elini, sonra onun aşırı derecedeki çığlıklarından sonra gözüme bir perde indi. Işığı hissediyorum ama görmüyorum. Kafam zonkluyor, aşırı terliyorum ama en kötüsü görmüyorum. Meloş'a Rico'yu aramasını söyledim. Telefondan sonra 1,5. dakikada evdeydi. Hemen yatmamı söyledi, ayaklarımı da kaldırmamı. Nasıl kireç gibi gözüküyoduysam Meloş çok korktu.


Yaklaşık 5 dakikayı buldu tekrar görebilmem, beyaz ışıktan kurtulmam, kafamın zonklamasının geçmesi. Sanırım inme geçirmek böyle birşey.



Tüm bu anlattıklarımın hiçbir tarafı normal değil. Çocukların başına olmadık şeyler gelebilir, nitekim Ali'yi doğduğunun 40. günü acile götürmüş bir insanım ben. Üstelik metanetliyimdir, soğuk kanlıyımdır, başkalarına acil müdahele edebilirim.....Ama artık değil...Mesela şimdi üstünden 1 hafta geçti olayın ama Ali'nin orta parmağı onu rahatça oynatabilmesine rağmen hala şiş. Belli ki doktora götürülmesi gerekiyor, o gerekliliği hissettiğim andan itibaren kalbim sıkışık, çünkü artık ali+doktor kelimeleri bir arada beni manik depresif yapıyor. Keşke birisi alsa götürse ve biri beni o sırada uyutsa ve herşey güllük gülistanlık olsa.

Geçen haftasonu Ali'nin damarından kan alındı hemoglobin A1c'si için. Ondan alınan yarım tüp kan benim damarlarımdaki tüm kanın çekilmesine sebep oldu, hemde tam 1 hafta evvelinden... Bu bir ayar bozukluğu, hastanefobik, labaratuvarfobik,doktorfobik olma durumu. Bu terapiye gitme nedeni.

Ali'nin 3 aylık değerleri çok iyi yani non diabetikler gibi çıktı. Doktora gittik, kısmi balayının devam ettiğini öğrendik. Umarım bu durumu uzun sürer.

Yani insanın evladına kıyamama durumu had safhada normal ama bu öyle birşey değil, yani öyle bir ağırlık ki içimde hissettiğim, öyle garip bir his ki, analatamıyorum bile.

Ve bence ben artık birilerinden destek almalıyım, neyi bekliyorum bilmem ki!

26 Temmuz, 2009

Ne yapsak serinleyemiyoruz


Mahsülleri yemeye devam

Posted by Picasa

23 Temmuz, 2009

Bu "zor" hallerin geçecek mi? Şu resimdeki mülayim hallerin geri gelecek mi? Yoksa sen büyüdükçe huysuzluğun da büyüyecek mi?

Bu akşam sana küskünlüğümden seninle ilgilenmeden, seni öpmeden yatırdım. Hatta sızdın koltukta. Annen feci yorgun senin bu hallerinden. Ama biliyorum ki yarına geçer, hep öyle oluyor.

21 Temmuz, 2009

yaz köşesi kuş köşesi

Kasnaktı, faaliyetti derken size yatak odamızı gösterdim ya pes doğrusu. Bu arada o kasnak asma olayını annemin eski Burda dergilerinde görmüştüm. Orada daha sık sık asılmıştı, ve kasnaklarlar ovaldi. Ben ovalini bulamadım tuhafiyede. Dairesi ile idare ettim. Bu arada daire demişken geçen gün Ali'nin beni yine ve yeniden nasıl şaşırttığını anlatayım.

Arabada giderken dedim ki:
-aaa burada kiralık daire varmış.
Ali de dedi ki:
-peki kiralık üçgen var mıymış?
Yani nasıl yamulduğumu, nasıl olayı algılayamadığımı anlatamam. Kendime gelmem 20 dakikamı aldı. Bakar mısın algıya? Bin yıl düşünsem espirisini yapmak bile gelmez aklıma.
Neyse bunlar da odanın bazı yerlerine serpiştirilmiş kuşlar. Love birds

Bu arada gönlümden koptu, ilgilenirseniz buyrun.

19 Temmuz, 2009

Yatak odasındaki duvara hoşuma giden bir resim bulamadım. Sonra bir süredir kenarda bekleyen ve ne yapacağımı bilmediğim kumaşlara gidip kasnak aldım.
x
Hepsini olmasa da çok beğendiklerimi kasnaklara gerdim.

Çok sevdğim bir kumaşın kasnağı eksik kaldı. Alınca onu da asacağım. Ortaya böyle bir manzara çıktı. Benim hoşuma gitti. Kolay ve ekonomik çözüm. İbeking sundu. Hürmeter...
x
not: düz gibi gözüken kumaşlar aslında puantiyeli...

17 Temmuz, 2009

Bak işte oldu mu sana temmuz ortası. Sonra bi bakmışsın yaz bitivermiş. Daha denize ayağımı bile sokamadım halbuki. Şöyle denizin üstünde uzanıp göğe bakamadım. Bakıp da kendime her sene hatırlattığım şeyleri hatırlatamadım. O yüzden daha yaz benim için başlamadı ki bitsin.

Ofise döndüm ya artık, yüreğim kabarıkabarıveriyor.... Halbuki onca zor zaman geçirdim, rutini bile yaşamayı özledim, ama yine de pencereleri olmayan, hep aynı havanın dönüp dolaştığı klimalı ofis ortamı beni bunaltıyor...Üstelik bunalma hissi de beni bunaltıyor, ulen ibek nankörlük etme diye düşündüğümden. Yani kendi içimde bile artık her istediğimi düşünmeme iznim yok. Neden diye sorma, yok işte. Öyle sorgulamıyorum ben artık her bir naneyi. Herşeyi olduğu gibi kabul etme halet-i ruhiyesindeyim. Of pof yok artık, yani umarım...neyse bu konuda net konuşabilecek kapasitede değilim, keza ruhumla müzakereler devam ediyor...

TRT Radyosuna gittim bugün. Pazar filesini anlatmaya. Bilmem ki becerebildim mi? Radyodaki adam şöyle bir espiri yaptı kendince "benim poşetçi arkadaşım var, söyleyeyim de seni ayağından vursun".. Bazen gerçekten o kadar pastorize oluyorum ki çan çan herşeye cevap yetiştiren ben öylece kalıveriyorum. Tik mik geliyo hatta üstüme, gözlerimi felan kırpıştırıyorum. Gene öyle oldu, bakakaldım adama suratımdaki garip gurup tiklerle...

Zaman her an uçuyor ama bir tek cuma öğleden sonraları hızını aşırı yavaşlatıyor. Yani sanki son 20 saattir cuma öğleden sonrasını yaşıyor gibi hissediyorum.

15 Temmuz, 2009

yanyanyanyanmam lazım, daha yol almam lazım, kendimden caymam lazım, zooorrrr....
doğru walla zor
çok zor
e kaptırdık bi kere kendimizi yalan dünyaya...

14 Temmuz, 2009








Alişi almaya gittim, annemlerin yanına. Gitmişken kaldım. 4 gün kafa dinledim. Gerçekten. Kuş sesinden başka bir sesin olmadığı bir yer orası. Kırın ortasında. Otlar, böcekler, kuşlar, daha fazlasnı istesen de yok zaten.
Yokluğumda şeker seviyeleri sapıtmış Alişin. Anladım ki bizi çok özlemiş. O yüzden akşam saatlerinde hep yükselmiş. Gidince düzeldi. Diyabetin yeni bir parametresi daha çıktı bizim için. Hasret.

09 Temmuz, 2009


Bazen uğraştığın bir "şey"in farkedilmesi çok hoş oluyor
http://www.ntvmsnbc.com/id/24982226/

Hiçbir kimseye fanatizmim olmadı. Küçükken kimsenin posterini odama asmadım. Sevdiğim, dinlediğim bir sürü şarkıcı, sanatçı var ama kimseyi Sezen Aksu kadar sevmedim ben.

Sezen Aksu geceleri yapardık kızlarla. İçince, güzelleşince, onun şarkılarıyla gülüp ağlayınca, o güzel kafayla Sezen'e mektup yazardım ben. Bir sürü mektup ama...Güzelleşmiş bir kafayla yazılmış Sezen sen hiç ölme konulu mektuplar..Hiçbiri yollanmamış elbette. Hiç sevmem vıcık vıcık hayran olma durumunu, kendime kendime severim ben onu, yollarım en püripak hislerimi ona içimden içimden.

Bu akşam gidiyorum yine konserine, eski performansını sahnede göremeyeceğimi bile bile

08 Temmuz, 2009


Artık tamamen döndüm ofise. Ali'ye işyerimin tadilatta olduğunu o yüzden bir süre evden çalışmam gerektiğini söylemiştim. Çok hoşuna gidiyordu evde olmam. Şimdi biraz arıza çıkarıyormuş sabahları beni evde göremeyince. Anneanne dedeye bıraktığımızda da arkamızdan ağladı ama annem diyor ki ibek inanamazsın arabanız sokağın köşesini döndüğü saniye susup hadi birbirimizi ıslatmaca oynayalım diyip koşturmuş. Yani Ali'nin bu ağlak ve küçük Emrah pozlarına çok aldanmamak lazım. Yoksa parmağında oynatır adamı. Ayçiçek tarlalarını yoldan dönerken çektim. Herbiri abartmıyorum iki metreden uzundu.
Posted by Picasa

06 Temmuz, 2009

Üçüncü Ay

Alicim, diyabetle beraber 3 ayını doldurdun, 3 ayı geride bıraktın, bıraktık. Püripak geçmedi bu üç ay senin için. Hayatın eskisi kadar"basit" de değil üstelik. Yer yer zorlanıyorsun, yaşının ufaklığı senin içinde bulunduğun durumu tam anlamıyla anlamana yetmiyor. Birşeylerin eskisinden farklı olduğunu anlayacak kadar büyüksün, ama neden eskiye dönemeyeceğini anlayamacak kadar da küçüksün.



Bana geçen gece gözlerimin içine baka baka beni ne çok sevdiğini söyledin, ardındanda tüm bunlardan ne zaman kurtulacağını sordun. Eskiden bu soruları sorduğunda kenarda köşede ağlayacak kadar perişan ve zayıf hissediyordum kendimi, ama bugün ben de senin gözlerinin içine baka baka tüm çaresizliğimle seni çok çok iyi anladığımı, ama bunun, tüm bu yaşadıklarının çok kısa bir sürede geçmeyeceğini anlatıyorum. Kelimeleri, cümleleri özenle seçmeye çalışıyorum sen anlayasın diye, ama sen yine de sıkılıyorsun dinlediklerinden ve hoşuna gitmiyor anlattıklarım. Artık insülinden, ölçümlerden sıkıldın, ve bunun neden bitmediğini anlamlandıramıyorsun.


Keşke senin hoşuna gidecek cevaplarım olsa, ama yok. Şu ana kadar 5 türkçe, 3 ingilizce diyabet kitabı okudum. Ama yok güzel yavrum yok, bu işin kurtuluşu yok,yok... ama şimdilik yok, sonra sen genç bir delikanlı olduğunda olacak ben biliyorum.



Tek uğraşım, tek yapabildiğim sana eskisine yakın bir hayat yaşatmaya çalışmak. Bunun sadece "benzin" almaktan ibaret olduğunu tekrar ama tekrar söylemek. Hergün abur cubur yemeni sağlayacak şekilde karbonhidrat saymak, hareketlerini gözlemlemek, düzenli ölçmek...

Üç aydır seninle beraber boş insülin iğnesi oluyorum. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Yalnız değilsin duygusunu vermek mi, başka birşey mi ben de hiç bilemiyorum. İçgüdüsel...Ama bil ki ben de en az senin kadar yoruluyorum, sıkılıyorum. Herşey çok normalmiş gibi bir senaryo çizmek, ve kendini ona inandırarak yaşamak çok yorucu aslında. Ama senin için neler neler yapılmaz ki aslan oğlum.


Hergün bir tane dondurma yiyiyorsun. O saati sabırsızlıkla bekliyorsun. Bakkalda en çok lolipoplara melül melül bakıyorsun. Alamayacağını biliyorsun artık. Bunlar bana yasak dimi anne diye soruyorsun. Ben ise önceden hazırladığım çalışılmış bir ses tonuyla net bir hayır cevabı verip arkamı dönüyorum. Bu benim için de çok zor, o yüzden ne senin ne de kimsenin yüz halimi görmesini istemiyorum. Bakkallardan ve ıvır zıvırlardan artık nefret ediyorum. Amerika'dan lolipop ısmarlayacağım sana, sugar free, böylece bunu da aşacağız alişim, nedir ki bir şeker dediğin, bugün hepsininin diyabetliler için olanı da var.


Şu üç ayı geride bıraktığımız bugünlerde geriye baktığımda diyabete alıştığımızı da görüyorum. Endişe hep var içimizde ama öğrendikçe, kontrolün gücünü hissettikçe o da aşılıyor. Baban her zamanki gibi daha metin ve sakin. Ben sana herhangi bir konuda celallendiğimde hemen ona sığınıyorsun, beni şikayet etmen bile çok komik. Eski hayatımızdaki herşeyi yapmaya devam edebiliyoruz. Sen hala 1,2 3 diye sayıp ikimizle birden boğuşmayı çok seviyorsun. Her haftasonu havuz keyfi yapıyoruz, yine hamburgerlerimizi yiyiyoruz, şerefe yapıp bardaklarımızı tokuşturuyoruz, yine ıbıdık gubuduk herşeye gülebiliyoruz. İşte bunlar da herbir anımız için şükretmeyi hatırlatan güzel şeyler. Zaten senin annen o kadar balık hafızalı ki geriye dönük sadece güzel şeyleri hatırlıyor, sanki hiç kötü birşey olmamış gibi. O yüzden büyüdüğünde bugünlerin sadece güzelliklerini hatırlayacağız, diyabette arada derede kalmış bir ayrıntı olacak bizim için.
Bu haftasonu anneannende kaldın. Eskiden olsa ayıla bayıla bırakırdım seni ama şimdi endişeliyim ne yalan söyliyeyim. Ama kan şekerlerin bu ara o kadar regüle ki, ben de bıraktım seni. Anneannen de cesaretlendirdi beni. O zaten beni hayretlere düşürüyor. Annenannenin iğne fobisi vardır oğlum. Hiçbir hastalığımı onun yanında geçirdiğimi hatırlamam ben, bana hep kendi anneannem bakardı. Ama hayat bu, anneannen de bu hayattaki en büyük fobisi olan iğneyi seninle beraber aşıyor, bana ne demeden, korkuyorum demeden, düşün sana olan sevgisinin büyüklüğünü. Bu hafta ordasın, toprak içinde, tertemiz bir havada, dedenle boğuşarak bir hafta geçireceksin. Gerçi sizi çok özleyeceğim diye arkamızdan çok ağladın ama yine de oralaraı bırakıp dönmek istemedin bir türlü. Bense seni şimdiden çok özledim.

03 Temmuz, 2009

Rüya gibi







02 Temmuz, 2009

Dün, Burcu ile Tombo geldiler. Yine lise ve üniversite yıllarından kalan zilyonlarca anıyı konuştuk, güldük.



Bugün ise yemekte fonda Ortaçgil çalarken hep eski anılarla güldüğümüzü farkettim. Yenilerini üretemediğimizi. Zaten o grup okadar az biraraya geliyoruz ki! Herkes bir yerde. Halbuki eskiden hep beraberdik.



Yaşımız arttıkça, yalnızlaşıyoruz biz. Günün telaşesi biter bitmez eve gelmek istiyoruz. Ne de olsa evde seni bekleyenler insanlar ve sorumluluklar var. Beklemeyen olsa bile senin kendi kabuğunda yalnız kalma isteğin var.



Halbuki eskiden yalnızlık en dayanamadığım şeydi. Öğrenci evimizde kimse yoksa, öyle boş boş kalmaya tahammül edemez hemen birinin evine giderdim.



Şimdi bir yerden bir yere gitmek için önce o birine telefon açmak lazım, çat kapı olayı hayatımızdan çıkalı çok oldu. Programları denkleştirmek lazım. Sonra arabaya binmek belki taaa karşıya geçmek, saatlerce trafikte kalmak lazım. Dönüş trafiğini ayarlamak lazım. Motivasyon ise illaki lazım.



Ama büyük şehir yaşamı enerji bırakmıyor ki insanda. O enerjisizliğe boyun eğersen en sevdiğin, en eski arkadaşlarınla az görüşür bulursun kendini. Eskiden yaşanan "ortak"ların sayısı azalıverir.



Üstelik enerjiyi tüketen sadece büyük şehir yaşamı da değil. Yaş da var.



Aslında enerjiyi felan koy kenara ne isterdim biliyor musun? Bir yazlık belki de. Şu herkesin ağzına sakız ettiği sahil kasabasında yaşamak istiyorum geyiği içimi bayıyor doğrusu ama çok isterdim şu an bir yazlığım olsun, güney veya kuzey Ege'de bir yerde. Haziran gibi oraya gitmek, Eylül'e kadar dönmemek.



Şöyle koca bir verandası ve bahçesiyle denizi gören minik bir yazlık, begonvillerin sardığı, büyükşehirdeki mesafelere inat iki adımlık komşu ziyaretlerinin yapılabileceği çat kapı muhabbetler, hergün denize gitme ritüeli, sahilde kollardan aka aka ısırılarak yenen şeftali, öğleden sonra deniz sonrası yapılan ikindi kahvaltıları, iki haftada bir gelebilen kocayı bekleme heyecanı, çocukları saldım çayıra havası, sokaktan geçen zerzevatçınan domates patlıcan diye bağırması, rüzgarla sallanan tiz sesli bir çan, akşam bir bankta oturup çekirdek çıtlamak, sıcakta hasır şapkayla pazara çıkma...felan filan işte....Ay çok isterdim, çok. Dur bakalım ibek, belki olur.

29 Haziran, 2009

Yaz planlarımız yok. 3 aydır home office çalışıyorum ya ofisten bunalmadığım için kaçmak ve bir yerlere gitmek ile hiçbir program yapamadım. Özendiğim birkaç yeri aradım, yer yok dediler. Tatil köyü ise junk food demek, kesin uzak durmalıyız. Sanırım Begune'ye gideriz, ikizlerle hasret giderir, kendimizi Göcek adasının sessizliğine veririz. Bana öyle geliyor.

Aile yakınlarının yanında tatil yapmak onların Ali'nin bakımını öğrenmesi için de şart. Ölsek kalsak çocuğa bakmayı bilen kimse yok. (ay tahtalara vurdum, töbe töbe) Begune bu işi halleder, önce ona ve anneme aktarmak lazım bildiklerimizi, uyguladıklarımızı.

Diyabetle ilgili yüzbin sorumun olduğu bir dönemdeyim. Önümüzdeki hafta Ali'nin 3 aylık şeker performansını görmek üzere hemoglobin A1c testini yaptırmamız gerekiyor. Bakalım nasıl gitmiş?



27 Haziran, 2009

Hayatı Poşetleme


Bugün değişik bir gündü. Şişli Organik Pazarı'nın 3. yıl kutlamalarına katıldık. Devrim'le. Ve tabi ki kocalar ve çoluk çocukla. Amaç pazarfilesi.blogspot.com için bez torba yarışmasını fotoğraflamak, insanların bez çanta kullanılması konusunda bilinçlerini tespit etmek ama asla yarışmaya katılmak değildi. Fakat bir baktık ki kendimizi yarışmanın içinde buluvermişiz. Eski kullanılmayan materyallerden en güzel bez çanta yapanın ödüllendirileceği bir yarışma.

x


Devrim'le oturduk, kestik, biçtik, diktik ve ortaya fena da olmayan bir çanta çıkardık. Bir yandan Ali'yle ve Mira'yla uğraştık kocalar "sözlerimi geri alamam"'ı dinlerken. Rakiplerden bazıları feci yaratıcıydı, şansımız olmadığına karar verdik. Teslim ettik bizden çıkan çantayı.


Sonra alışverişimizi yaptık. Organik ürünler aldık. Çocukluğumdan beri hiç bu kadar yamuk yumuk sebzeyi birarada görmemiştim. Hatırladım ki müdahele edilmeyen sebze meyveler şimdi marketlerden aldığımız gibi tek boy, çürüksüz olmuyordu.
x

Bir ara Ali arabasını mazgaldan aşağı düşürdü ve tüm gün suratını astı. Arabasının ardından yas tutarken burnumuzdan getirdi. Sürekli bir Ali'yi idare etme durumunun ardından oporganik gözlemeleri mideye indirip yarışmanın sonuçlarını izlemeye gittik.

Kocalar bizle mütemadiyen dalga geçerken, Ali suratını asıp arabası için ağlarken herşeyle en uyumlu olan Mira'ydı. İşte kızların farklı olduğu her ortamda belli oluyor. Ey ikinci evladım, eğer bir gün olacaksan ve dünyaya bizi seçerek geleceksen kız olarak gel, nolur!



Neyse hiç beklemesek de üçüncülük ve mini boy organik zeytinyağı bizim oldu. Aldım mikrofonu elime, zaten var olan pazar filesi mücadelemizi anlattım dilim döndüğünce. Ama gördüm ki aslında bir avuç insanız çevre konusunda duyarlılığı olan ve milletçe yememiz gereken milyonlarca fırın ekmeğimiz var.
Ali psikopata bağlamış da olsa, kocalar bize dalga geçerek organik birer öpücük vermiş de olsa ben de Devrim de bu işten pek çok keyif aldık. E o da yetti işte.
x
Alınan en organiğinden biber, patlıcan ve kabaklarla dünya üzerindeki en favori yemeğimi yaptım. Kızartma. Hem de domates soslu. Çok mesudum şu an.

25 Haziran, 2009

Düğün Alisi

Ali bu, özünde komik bir çocuk. Geçen haftalarda ben İsveç'teyken kuzeni sünnet oldu. Hastaneye gitmiş bizimki kuzenini ziyarete. Operasyon sonrası oflayan kuzenine şortunu şak diye indirip pipisini göstermiş, bak düzeliyor sonra diye. Herkesi kırmış geçirmiş.

Düğünde ise babasıyla aynı kıyafeti giymiş bir Ali vardı karşımızda. İkisi de pek yakışıklıydılar. Neyse düğünde beni en çok şaşırtan şey Ali'nin kolbastımsı hareketlerle pistten ayrılmayışı oldu. İkide bir hadi gel dansedelim diye teklif edip bizi hayli şaşırttı, zıp zıp zıpladı.

Bunlar da Ali'nin fotoğraf makinasına verdiği yeni poz çeşitleri. Makinayı görünce böyle garip gurup şeyler yapıyor. Yani şu yakışıklı haliyle dümdüz durduğu bir fotosu yok kendisinin. Bunlarla idare edeceğiz.
Posted by Picasa

24 Haziran, 2009

Bir Hıyar Masalı


İddaa ediyorum bu dünyanın en şımarık, en bahtiyar hıyarı olurdu, tabi onu mideye indirmeseydik. Törenle kestik, havai fişekler eksikti bir. Hıyar en mesut gününü yaşadı. Yaşasın balkon tarımı, yaşasın mahsüller!
Posted by Picasa

23 Haziran, 2009


Adetten oldu artık. Her Haziran şu pozu yakalamaya çalışıyorum. Rico bu babalar gününde de aynı şeyleri giydi :) Bu pozlardan uzun uzun yıllar boyunca çekebilmeyi tüm kalbimle dilemeyeyim de ne yapayım?
Posted by Picasa

21 Haziran, 2009

Stockholm

Ne diyorduk? Stockholm diyorduk. Ya da diyemiyorduk. Çünkü internetimiz kesik ne zamandır. Bizim apartmanın 1. katında yangın çıktı. Tüm kablolar yandı. Dünyayla bağımız kopuverdi. Ne tv, ne internet...Yangın sayesinde evin çatısına çıkarıldık, Ali hayatında ilk kez itfayeci gördü, ben de panik ötesi komşularımızı. Karşı komşumuz kısa film değerinde hareketler sergileyerek Rico ile beni hayli şaşırttı. O kadar panikti ki sakin olun yangın var diye bağırıken kalpten gideceğini düşündük. Çatıda itfayiceleri beklerken ve komşularımızı izlerken delice bir çekirdek çıtlama arzusu duydum. Ne de olsa bana çok malzeme çıktı...




Neyse Stockholm de bir seminere ve workshopumsu birşeye katıldım. Böyle global ortamlar beni geriyor doğrusu. Siz de bu nasıl yapılıyor soruları, kriz ve bütçe kesintileri yorumları vıdı vıdı hep aynı. Ama Stockholm de hayli güzel bir şehirdi kanaatimce. Fırsat buldukça gezdim. Yorulunca döndüm otele, perdeleri kapattım uyudum. Malum hava kararmıyor.x

Stockholm dükkanlarının önünde -ne sattığı önemli değil- hep çiçekler vardı. Gerçek mevsim çiçekleri. Çok çok hoşuma gitti. Stockholm'den aklımda kalacak bir ayrıntı.



Çiçekler aslında heryerdeydi. Su üstündeki teknede bile. Çiçekciler de çok sevimliydi. Zaten çiçek böcek girince işin içine benim algı hemen etkileniyor.







Bir de Pippi'nin memleketiymiş meğersem İsveç. Zaten kanalları zaplarken de gördüm, hatta izledim anlamasam da. Hey gidi çocukluğumuzun Pippi'si...

Dönüşte harika bir manzara vardı minik uçak pencerisinden dışarıya baktığımda. Hatta o sırada cızırtılı kulaklığımdan Frank Sinatra'dan "come fly with me" çalıyordu. Çok keyifli oldu manzara, müzik ve şarap, beynime kazıdım o anı....


Bugün Babalar Günü. Ali babasına bir dondurma hediye etti. Buz Parmak :)



















Come Fly With Me - 101 Strings Orchestra

19 Haziran, 2009

Kopenhag

Begune ile gittiğimiz Kopenhag benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Malum oraya müze gezmeye gitmemiştik biz. Rice ve GreenGate için gitmiştik. Ama Green gate'in bazı mallarının kırıntılarını bulabildik kıyıda köşede kalmış bazı mağazalarda. Rice ise eh işte! Şimdi bir mail döşenmeyi düşünüyorum sevgili GG yöneticilerine. İnsan açmaz mı koca bir retail store ayol kendi memleketine! Ha bişi sorcam, beni Danimarka'dan okuyan var mı acaba? Varsa el kaldırabilir mi? Mühim sorularım olacakda...
c

c
Neyse, Green gate'in yarattığı hayal kırıklığının devamını saat 5'te kapanan ve pazar günü kapalı olan dükkanlar getirdi. Adamlar o kadar refah içinde yaşıyorlar ki saat 11'de dükkanları açıp 5'te kapıyorlar. Bizim yurdum insanı böyle mi? Peh! 12 saat full mesai!

Ama Kopenhag Allah için güzel bir kent! Bir kere dümdüz, yani düz ayak. Trafik yok. İnsanlar bisikletlerle ulaşımını sağlıyor ki bu bence harika. Keşke ölmeyeceğimizi bilsek de biz de arabalar yerine bisikletlerle gitsek sağa sola. Hem fosil yakıt benzini harcamamış oluruz. Dünyaya bir faydamız dokunur.


Tuvalet önünde bekleyen kadının dahi İngilizce'yi güzel bir aksanla konuştuğu, kıskançlık yaratacak derecede güzel kızların olduğu, medeniyetin tavan yaptığı, refahın, estetiğin, temizliğin olduğu, havanın gece 12'de anca karardığı, bir avuç iskandinav insanın bir arada kendi parametreleriyle yaşadığı enteresan ama özenilesi bir kentti bence Kopenhag. Kışı nasıl olur düşünmek zor, keza içim titredi her rüzgar esişinde. Hele ki kış günlerinde günün 11'de ağarıp, saat 15 gibi karardığını düşünecek olursak Kopenhaglı bir ibek'in ne derece bir depresyonda olacağını tahmin etmek senin için zor olmayacaktır sevgili okuyucu.
Yarın Stockholm'ü anlatacağım. Arkası yarın gibi heyecan yaratsın diye değil, internet problemi yaşamamdan mütevellit.
Hürmetler.


12 Haziran, 2009

Sabah erkenden kalktım ve Çapa'ya kaldırılan Eymen'i ziyaret ettim. (bkz) İyi gördüm, daha iyi olacak, çok inanıyorum

Ama yine hastane ortamına girmemden dolayı acaip başım ağrıyor, hatta ağrımak da kelime mi, çatlıyor

Yarın Begune ile seyahate çıkıyoruz. Önce Danimarka, sonra İsveç. İsveç'e iş ile ilgili bir seminer için gidiyorum. Danimarka'ya da tutkun olduğumuz bazı markalar için.(fani meraklar bunlar, uslan artık ibek!)

Aslında çok endişe ettim Ali'yi bırakmak ve 4 günlüğüne de olsa ortadan kaybolmak konusunda. Ama mevzum değişecek, biraz kafayı dağıtıcam, iş güç ile ilgili yeni şeyler öğreneceğim vesaire gibi düşüncelerle bir cesaret gidiyorum işte. Umarım herşey iyi gider yokluğumda.

Tabi yine ne Stockholm ne de Kopenhag konusunda hiçbirşeye bakamadım. Fırsatım olmadı. Internette iki birşey okuyayım dedim canım acaip sıkıldı. Halbuki eskiden ne zevkle yapardım bu işleri. En ince ayrıntıya kadar program yapmaya çalışırdım kendi çapımda. Şimdi kendimi bıraktım doğal akışa, bulurum elbet gezecek bir yerler.

Hep derim tebdili mekan iyidir, hatta çok iyidir.

10 Haziran, 2009


Teoman - Çoban Yıldızı
Yükleyen Petite_plumes. - Explore more music videos.

Offf ne ağır bir şarkı, ne kadar üzücü, ne kadar hazin, ne kadar iç parçalayıcı...Ama yine de kendimi dinlemekten alıkoyamıyorum.

06 Haziran, 2009

2. ay

Tam 2 ay oldu. O günden bugüne tam 2 ay geçti. Ve bugün Ali resmi olarak balayı dönemine girdi. İnsülin ihtiyacı azaldı, hatta sabah ve öğlen insülin almadı. Bu adı üstünde balayı dönemi ve kısa vadeli. Pankreası hala insülin üretebiliyor. Henüz total iflası gerçekleşmedi ama gerçekleşecek. Çünkü tıbbın bile bilmediği bir nedenden dolayı kendi bağışıklık sistemi o sağlam hücreleri kendine düşman olarak görüyor ve yok ediyor. Neden? Onu bilmiyoruz. Ama biz diyabete alıştık. Hep zamana ihtiyacım olduğunu söylediniz bana. Doğruymuş zaman herşeye ilaç. Bugünümüze şükürler olsun.

05 Haziran, 2009


Bugün Dünya Çevre Günü. Hergün çevre günü olmalı. Dünyayı, çevremizi, çevremize zararlarımızı yılın sadece 1 günü düşünmemeliyiz.


Dünya Ana'ya yaptığımız saygısızlığı bir düşünün. Irmaklara, denizlere akıttığımız zehirli atıkları, üretmeden tükettiklerimizi, havaya saldığımız kimyasal gazları, petrol ve ilaç atıklarını, plastik ürünleri, suni gübreleri ve çöpleri bir düşünün. Siz "yaradan" olsaydınız, bu adaletsizliğe göz yumar mıydınız? Sizce bunun hesabını vermemiz gerekmeyecek mi? İnsan kendi sonunu hazırlamıyorsa ne yapıyor peki?


Çocuklarımızın iyi günler yaşayabilmesi için kitleler halinde bilinçlenmeli ve dünyamıza yaptıklarımıza bir son vermeliyiz.


Bu akşam 90 ülkede aynı günde yayınlanacak “Yuva” (Home) belgeseli NTV’nin Yeşil Ekranı’nda saat 20.00’da ekrana gelecek. Çekimleri 3 yıl süren ve 54 ülkede, havadan çekilen görüntülerle inanılmaz bir görsel mesaj sunan belgeseli kaçırmayın.
Şu bilgiler de ne kadar hazin.
  • Dünya nüfusunun yüzde yirmisi, gezegenin kaynaklarının yüzde seksenini kullanıyor.
  • Dünya’da, gelişmekte olan ülkelere edilen yardımın 12 katı, askeri giderlere harcanıyor.
  • Bir günde 5000 insan kirli içme suyu yüzünden ölüyor. Bir milyar insan temiz içme suyuna ulaşamıyor.
  • Bir milyara yakın sayıda insan açlık sınırında.
  • Dünya’da yapılan tahıl ticaretinin yüzde ellisi hayvan besini ya da biyolojik yakıtlar için gerçekleştiriliyor.
  • Ekilebilir arazilerin yüzde 40’ı, uzun süreli zarar görmüş durumda.
  • Her yıl, 13 milyon hektar orman yok oluyor.
  • Dört memeliden biri, sekiz kuştan biri ve hem karada hem suda yaşayabilen her üç canlıdan biri soyunun tükenmesi tehditi altında. Canlı türleri doğal oranlarının 1000 katı hızlı bir şekilde ölüyor.
  • Balık avlama alanlarının dörtte üçü, tükenmiş durumda. Bu bölgelerdeki balıklar ya tükenmiş ya da tehlikeli boyutta azalmış oranda.
  • Son 15 yılın ortalama sıcaklıkları bu güne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklar.
    Kıta buzulu, 40 yıl öncekinden yüzde 40 daha ince.

Kaynak:
http://www.ntvmsnbc.com/id/24970290/

04 Haziran, 2009

Dün Begune'den gelen süprizler:)

Ali ve keşif turları

reyhanlı salata beni mutlu eden üç şeydi.


03 Haziran, 2009

Doğan görünümlü şahin












Pek evrim geçirdi ablası, pek güzelleşti, pek de sefalı oldu bizim balkon. Tek sorunu kendisini bahçe sanması. Burası çiçek köşesi, öbür köşe de kendini tarla sanıyor. Hıyarcıklar büyümekte, dereotları kokuyor mu ne? Domateslerde tık yok. Onları sulayan bayan da bu aralar feci yoğun. İşleri birikti. Bir de ona uzun yol göründü . Du bakalım.

02 Haziran, 2009


Yuvadan yavaş yavaş uçuyorum galiba. 2 gündür ofiste çalışıyorum. Meloş ile Ali evdeler. Sanki idare de edebiliyorlar. İnsan üstüne insiyatif almadan iyi bir şekilde öğrenemiyor. O nedenle Meloş'u rahat bıraktım. Sadece arada arayıp neler yaptıklarını öğreniyorum. Beceriyor da...Şükürler olsun.

31 Mayıs, 2009


Balkondaki hıyar ona olan inancımı sezdi ve güzel bir sürpriz yaptı. Darısı hayatımdaki diğer hıyarların başına.
TTnet Vitamin'in bir reklamı dönüyor tv'de. Çok beğeniyorum. Ben de hayatımdaki "yapamam"ları yazmalı ve uçuşturuvermeliyim rüzgara karşı.


Aliş'e bakıyorum. Erkek suratlı oldu iyice. Ya da çocuk mu demeliydim. O bebek surat ifadesi gideli ne çok oldu. Burda da asabi kendisi, ağzına zorla sokuşturduğum son lokması için. "oğlum o kadar pirinç bırakma tabağında valla o kadar çocuğun olur" Şu hayatta hiç
artistik olmaya gerek yok, bak sende herkes gibisin ibek hanım, nasıl da klişelerle büyütüyorsun çocuğunu.
a

Bir tarzım var benim, yaratıcıyım da, azıcık yeteneğim olsa, elimden azıcık iş gelebilse bak gör sen o zaman beni! Ama gel gelelim elim dikişte feci, örmek desen mümkün değil beceremiyorum, resim felan zaten hep kötüydü...Ancak yine de uslanmadan nadir de olsa bir çaba doğuveriyor içimde. İşte o ender anlardan birinde bu kuşu diktim, gene pek kötü oldu, tebrikler:)

Ah blog pek saman gibi bir haftasonuydu. Geldi geçti. Geriye gazlı bir İbek bıraktı. E yersen o kadar duttur, kirazdır, eriktir ne varsa olacağı buydu tabi. Seni anca bir pankreoflat paklar bebişim.

30 Mayıs, 2009

Mahsüller


Balkon tarımı zor iş. Ama biz bu salatalık, biber, domates, maydanoz, dereotu ve naneden yiyebileceğiz sanki, bana öyle geliyor.

28 Mayıs, 2009


Yatağımdan kalkar kalkmaz onu görecek şekilde astım bunu. Okumaya, özümsemeye ve uygulamaya ihtiyacım var.

27 Mayıs, 2009

Flickr'ı çok seviyorum, her bulduğum boş vakitte orada geziyorum. Favori kullanıcılarım var, kontaklarım var. Yeri geldiğinde bir yastıkla ilgili konuşabildiğim ispanyol bir arkadaşım ve Amerikalı diyabetli çocuk babası fotoğrafçı bir arkadaşım var.
Sevdiğim fotoları oraya koyuyorum, favorilerimi topluyorum bir kenarda. Biraz önce de İngiliz bir dergi şu fotomu dergilerinde yayınlamak için izin istedi. Verdim gitti :)

25 Mayıs, 2009





2 kutu vardı kel kel. Onlar artık pek süslü. Asıl süslü olmasa bile bakımlı olma zamanı gelen benim. Kendimi öyle bir arka plana attım ki 2 aydır bakımın b'si yok üstümde. Malum evden de çıktığım yok. Tırnaklarımı da koparttım hep, maniküre gitsem ortada tırnak yok. Sanki tüm hıncımı onlardan alıyorum. Eskiden ağdaya mağdaya giderdik mecburiyetten. Gitmişken manikür pedikür de aradan çıkıverirdi. Şimdi lazer epilasyonla o dertten de kurtuldum, 2 yıldır rahatım. Sevmem ben bakımsız kadınları, ama ben öyleyim bir süredir, dur ben bi Melike'den randevu alim.

Coştun sen sardunya


24 Mayıs, 2009


Şu Amazon'dan sipariş ettiğim diyabet ile ilgili çocuk kitapları da geldi sonunda. Ali'ye simultane çevirip okuyorum ama her seferinde Ali eksik bir cümlemi veya kelimemi söylüyor. Belli ki her seferinde farklı farklı çevirip okuyorum. Sanırsam ki her sayfanın altına Türkçe'ye çevrilmiş hallerini yazmalıyım.
Bugün parkta tüm çocuklar anlaşmış gibi lolipop topitop ne varsa ondan yalıyordu. Tabi ki Ali de gördü ve istedi. Halbuki 20 dakika önce isteseydi alırdım ama eksik kalan karbonhidrat hakkı için ve sürekli bisiklet tepesinde olduğu için ona yarım bir crunch vermiştim, üstüne lolipop yemesi demek şekerinin fırlaması demekti. Bunu ona anlattım, o da dedi ki o zaman o bana iyi gelmez mi şimdi yesem diye sordu. Gelmez dedim sonra alırız annecim. Peki dedi ve bastı pedala gitti. Bazen çok olgun bu çocuk, yaşından fazla olgun. Belki bir başka çocuk diyabet olsun olmasın annesi almadı diye tepinirdi yerlerde, kimbilir?
Gerçi olgun olsa ne yazar hepi topu 4 yaşında bir çocuk o. Ama şimdiden pankreas ne, insülin ne, glukoz ne biliyor. Şu ecnebi kitaplar diyabeti ne de güzel anlatmış. Tam onun anlayabileceği gibi. Basit sade ve net. İçlerinden bir tanesini çok sevdi. Even superheroes get diabetes. Okuyup duruyoruz.
Bu diyabet öncesi Allah bize çok yardım etmiş, onu şimdi anlayabiliyoruz. Yani başımıza bu olay gelmeden hazırlığımızı yapmışız sanki bu yeni yaşam tarzı için. Kocamın işinin değişmesi, daha az saatler işte olması, taşınmamız, ferah ve güzel bir evimizin olması, Ali'nin okulunun sitenin içinde olması, içinde hemşirenin olması, okulun daha önce diyabetli bir çocuk mezun etmesi, Rico'nun işe door to door 3,5 dakikada yürüyerek gitmesi, bana home office iş olanağı sağlayan işyerim....Darbe aldık almasına ama kuvvetli yerimizden geldi şükür ki.
Bu oturduğumuz site de yazlık gibi bir yer. Haftasonları dışına çıkma ihtiyacı bile duymuyoruz. Ha bu iyi birşey mi tartışılır ama şu an bizim için gayet iyi, bizim kalabalığa çıkma saatlerimiz henüz gelmedi.
Bu aralar eş dost akraba tarikatından gelen haberler hep pek feci nedense. 2006'da trafik kazasında 19 yaşındaki oğullarını kaybeden aile yakınlarımız hayata küsmeyip bir evlat daha dünyaya getirmişlerdi. 1,5 yaşına geldi Eymen, abisinin acısını hafifletti bir nevi. Ama hayat bu, nasıl bir sınav yaşatacağı varsa annesine babasına Eymen 6. kattan düştü aşağı. Ama yaşıyor! Ve inşallah da yaşayacak. Bu aralar aklımda hep o var. Annesi var babası var. Ne yaparsam yapayım onları düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Ama sanki çıkacak yoğunbakımdan o minik beden ve o aile 2. bir evlat acısı yaşamayacak. Tüm kalbimle umuyorum ve çok dua ediyorum.
Bir medyum kadın tanıyorum. Dedi ki 2009 yaz aylarından sonra hastalıklar çok artacak. Çünkü radyasyon ve bilmemne akımları artacakmış yukarıdan buraya. O konuştuğu varlık söylemiş. Dünya kendi sonunu hazırlıyormuş.

Enginar, Ali ve kıkırdak anlar...

19 Mayıs, 2009

Bu bilgi açlığının doyacağı günler olacak mı, kendimi diyabet dışında bir kitap okurken bulabilecek miyim? Acaba kafayı yedim mi yoksa bu merak normal mi? Daha amazondan sipariş ettiklerim gelmedi bile. Ulen ibek kendin için acele mevzu değiştirmezsen sonun hayırlı olmayabilir, ben bilmem mi seni.....
a
a
Kıyıda köşede kalmış br mahalle tuhafiyesinde bulduğum şu şeylere bir bakın. Hatırladınız mı? Ben baktıkça gülümsüyorum.

18 Mayıs, 2009



Diyabet yaşadığımız hayatı, tükettiklerimizi, yediklerimizi, yemediklerimizi sorgulattırıyor bize. Ve bu kitap şahane bir kitap, tavsiye ediyorum.

"...Doğada mertliği bozan çok şey oldu; kimyasallar hormonlar, daha çok kazanma, daha güzel görünme, daha çok yeme, daha konforlu yaşama, daha çok şeye sahip olma hırsı. Biz daha çok, daha çok istedikçe bunun yollarını bulduk ama unuttuk ki yapay müdahelerle; doğaya ve doğamıza karşı gelerek yaptıklarımız bizi de doğadan koparıyor ve insani vasıflardan uzaklaştırıyor..."
Posted by Picasa

15 Mayıs, 2009

Bugünün iki pek önemli noktasını yazıveriyim hemencecik şuraya. İlki hastalık teşhisinden sonraki 38. günde yaptığımız ilk doktor ziyareti. Doktor pediatrik endokrinoloji alanında meşhur bir adam, o nedenle kendisi ile görüşebilmek adına bir hayli bekledik. Gerçi hastanede yatarken de görmüştük kendisini tek tük ama daha ziyade onun asistanlarıyla muhattaptık.


Neyse hastaneden sonraki tam 1 aylık kan şekeri profili ile adamın karşısına çıktık bugün. Nasıl gidiyor diye sordu. Eline 5 sayfa A4 tutuşturuverdim. İlki excelde hazırlanmış Ali'nin açlık, tokluk ve gece şekerleri seyirleri. Onların avarajları, sapma noktaları. İkinci sayfa açlık şekerleri grafikleri, ve onların trendi, 3. ve 4. sayfa ise benzer grafiklerle hazırlanmış tokluk ve gece şekerleri. Son sayfa ise kendisine hazırladığım sorulardı. Adamcağız bir bize baktı, bir kan şekerlerine, bir elindeki sayfalara.... Tedirginlikle bekliyorum o sırada ne diyeceğini tabi. "mükemmel" dedi. Der demez o noktada konuşmaya başladım ve zor susturdu beni. Hocam bu balayı dönemi mi , niye regüle bu çocuğun şekerleri, becebilmiş miyiz, yoksa hala çalışan beta hücreleri mi var, vıdı vıdı vıdı.......Sonuç olarak Ali balayı dönemine girmemiş ama girmeye aday olabilirmiş. Hadi inşallah. Ama kan şekerindeki regülasyon Rico ve benim sayemdeymiş. Adam bizi tebrik etti. Ne yapıyorsanız çok güzel yapıyorsunuz dedi. Karbonhidrat sayımınız, insülin dozajlarınız gayet iyi dedi. Ali'nin primer doktorları sizsiniz artık dedi.


Doğrusu ben Ali'nin balayı döneminde olduğu için bu şeker seviyelerinde gezindiğini öğrensem üzülecektim sevinmem yerine, çünkü o zaman bi bok anlamamış olduğumu düşünecektim bu işten. Ama çok şükür ki bu işi kıvırabiliyormuşuz. Çok rahatladım bugün.


Adamcağız hayli şaştı aslında. Böyle sayko hazırlanmış chartlar ile karşısına çıkınca, ama napalım ki benim kafa öyle çalışıyor :)



İkinci heyecanlı olay ise Zehra'dan aldığım bir paketti. Nasıl bir mahcubiyet ama bir yandan nasıl bir şımarık hissetme hali anlatamam. Yeni üç alışveriş çantam oldu nur topu gibi :) Tekrar teşkkürler Zehra :)



Bir de son olarak Ali ukelasından bahsedeyim. Tabi Ali'nin son olaylar sayesinde ne denli artist ve şımarık olduğunu tahmin etmek zor olmaz. Gerçi ilk günden beri ne kadar kıyamasam da diyabet miyabet demiyorum, açıyorum ağzımı, yumuyorum gözümü. Ne yani fırça yemeden mi büyüecek, hadi ordan! Neyse bugün paşam bir karton kutusunun içinde yaşadı. Dedim pek sevimli bir çekeyim fotosunu capon anne olarak. Mümkün yok bakmadı, bakmak ne kelime tepti kafama felan. Sonrada beni evimde rahat bırak dedi ve sepetledi beni. Hiç bu kadar paparazzi hissetmemiştim kendimi.


13 Mayıs, 2009


Yeni kahvaltı tabaklarımı çok seviyorum. Üstündekiler 20 gr karbonhidrat içeriyor. Reçel merakımdan aldığım diyabetik çilek reçeli. Ali beğenmedi bile. Hakkaten öyle suni bir tat ki anneminkilerden sonra hiç çekilmiyor.

Home office çalışmak bazı zorlukları beraberinde getiriyor. Bunlardan biri de elektrik kesilmesi. O zaman internet olmuyor ve çalışamıyorum. 2 gündür gelip gidiyor elektrikler. Garip bir suçluluk duygusuyla ve elden bir şey gelmemesi hissiyatıyla kendimi dergilerime veriyorum. Mesela şu bungalova dakikalarca baktım ben bugün, orada olmayı ve boş boş denize bakmayı çok istedim.


Sonra şu çiçekleri de havada karada yapabileceğime kanaat getirdim. Deneyeceğim. Bir de ya ablama ya da anneme şu güllerden yaptıracağım yatak odam için, ne de olsa boy boy ne yapacağımı bilmediğim 6 tane boş tuvalim var.

Ablam demişken: Eskiden Pimkie idi onun adı blog camiasında. Sonra ikizler doğdu ve tabi ki yokalan zamanla beraber blogu da yok oldu. Şimdi yine sahnelerde :) Begüm mimar eliyle değdiği her mekanı güzelleştirir, elinden her iş gelir, diker, çizer, bulur buluşturur. Eminim ki harika şeyler izleyeceğiz onda bundan sonra.

12 Mayıs, 2009


Bugün yaz gibi bir gün çünkü deniz börülcesi yaptım ve yedim. Ne özlem ama!
Balkonuma çıkıp çıkmayacağını bilmediğim halde hıyar, biber ve domates fidesi diktim.
Ellerim toprağın içinde bir süre bekledim, kendime topraklama yaptım.
Sonra bu kutuyu atmaya kıyamadım, kapladım.
Sonra da karanfilleri bu kadar sevdiğimi bilmediğimi farkettim. Ne kadar güzelmiş meğersem.
Bu arada Ali "madem" demeyi öğrendi, yerli yersiz kullanıyor.
Bir de ne zaman bonibon yiyebileceğini sordu. Göt gibi kalakaldım, neler zırvaladıysam, yani ne zaman diye tekrar sordu, net cevaplar veremedim kafası karıştı, konuyu kendi değiştirdi.
Son olayın bendeki etkisi nedeniyle günün ortalamasını alırsak 10 üzerinden 6,73 verebilirim sanırım.

11 Mayıs, 2009



O kadar güzel yapmış ki buraya koymadan edemedim. Her baktığımda kocaman gülümsüyorum sayende Nilüfer :)

Ha birde çoktan asılmak üere basıldı bile :)

10 Mayıs, 2009


Kış gecelerinde azıcık çişim olsa bile yapmadan yatarım ben. O çiş beni uyandırsın ve Ali'nin üstünü örteyim de o üşümesin diye. İşte anne olmak böyle birşey.

09 Mayıs, 2009

Aliş 4 yaşında


Alişim bugün 4 yaşını doldurdu. Dolu dolu 4 yıldır hayatımızda. Çok şükür, binlerce şükür. İlk önce ona doğumgünü felan yapmak istemedim. Son 1 aydır başımıza gelmedik kalmadı. Yorgunum ruhen, hala bilgisizim diyabet açısından da. Ama diyabete boyun eğmemek adına bir gayret yaptık bugün Ali'nin doğumgününü. Onun seçtiği arkadaşlarla, onun istediği gibi bir pastayla, onun sevdiği kostümle. İyi ki de yaptık, çok güzel geçti.


Ah canım oğlum benim. Annen olarak çok üzülüyorum diyabet mevzusuna. Ama senin bu minicik yaşındaki olgunluğunu, metaneti görünce de utanıyorum kendimdem ama bu ana yüreği dayanmıyor en ufak sıkıntıya. Gerçi yemedin mi pastayı, dondurmayı, cipsi, yedin ama hep bir endişeyle acaba doğru ayarladık mı insülinini diye. Neyseki herşey regüle gitti, içim rahat etti sonradan. Ama sonuçta böyle mutlu günleri sürdürebildiğimiz için, senin eski hayatını yeni düzeninle devam ettirebildiğin için ben de toparlamalıyım artık kendimi. Yanımızdasın ya, mutluluğuna şahidiz ya gerisine bakmamalıyım artık. Silkelenmeli ve kendine gelmeli artık bu annen de.


5. yılından saatler almaya başladın Alişim. Nice güzel, sağlıklı, mutlu, aşklı, neşeli, başarılı yıllarını görelim. Ben biliyorum ki hep çok kuvvetli olacak bağlarımız. Evet belki bugünlerdeki gibi çok sarılıp bana, benim dünyadaki en güzel kadın olduğumu söylemeyecek, beni koklayıp annem sen mis gibisin demeyeceksin belki ileride ama hep çok seveceğiz birbirimizi, o sevgiyle aşacağız önümüze gelen herşeyi. Ben biliyorum canım Alişim. Nice sağlıklı yaşlarına güzel oğlum.

06 Mayıs, 2009



Dün aslında pek önemli bir gündü. Hem Rico'nun doğumgünü, hem de hıdrellezdi. Her ne kadar sırf hıdrellez için balkona minik bir gül almış bile olsam gene de dileklerimi yazmayı da unuttum, asmayı da. Bravo doğrusu bana. Gerçi ne dileyeceğim aşikar, belki bir şekilde usül eksikliği de olsa kayda geçmiştir.


Her sene Rico'cuğuma çilekli pasta yapardım doğumgününde. Harika bir pastacı kreması, yusyumuşak bir pandispanya ile. Bu sene de istiyor musun diye sordum, gerek yok diyeceğini düşünerek. Tabi ki isterim dedi. Ben de girdim mutfağa. Tatlandırıcı ve tam buğday unundan bir pandispanya yaptım. Pastacı kremasını da 3-5 eksikle tamamladım. Tabi ki Ali yanımda bana yardım etti. Ortaya da öyle garip bir tat çıktı ki anlatamam. Sanki İstanbul Halk Ekmeklerinden birini almışım da arasına krema sürüp çilek koymuşum gibi oldu. Hayli başarısız bu pastayı kocişim ve Ali üfledi. Garip bir şekilde Ali pastayı beğendi ve yedi.c


Yine bu sene de şu Ahırkapı şenliklerini görememiş oldum, hevesim kursağımda kaldı. Dün dedem geldi ve bize eski hıdrellezleri ve suzinak makamını, Dede Efendi ile tanburi Ali Efendi'yi anlattı. Zaten fonda "Zülfündendir benim baht-ı siyahım" çalarken sofrada kavun, peynir ve rakı varken dedemin anlattıklarıyla çok ayrı alemlerdeydik.



6 yıllık kocam, 15 senelik sevgilim 32 yaşında. Bu yaşına da daha da olgunlaşmış, daha da bir "baba" girdi. Ve bu son başımıza gelen olay bize "iyi günde kötü günde" lafını pek iyi anlattı. Şu an bizi birbirimizden daha iyi anlayacak kimse yok. Haliyle bu seni eşinle iyice kenetliyor, iyice yakınlaştırıyor. Allah seni başımızdan eksik etmesin Rico, iyi ki varsın.



04 Mayıs, 2009


Onun bir araba dünyası var ve de milyonlarca minik arabası. Tüm araba markalarını biliyor. Hatbils arabalarıyla (hotwheels) oyun kuruyor ve saatlerce başından ayrılmıyor. Arabalarını birbirleriyle konuşturuyor. İnanılmaz bir gözlem gücü var. Bir gittiği yolu bir daha asla unutmuyor. Annesi sağını solunu karıştırıken o yönleri bilebiliyor. Bir akülü arabası var. Onunla yaptığı manevralar, ve dar yerlere park etme kabiliyeti inanılmaz. Trafikteki birçok şaşkından şimdiden daha iyi bir şöför. Büyüyünce yarışcı olacakmış ya da mercedes fabrikasında arabaların farlarını takacakmış. Öyle söylüyor.
Posted by Picasa

Hiç hazır değildim aslında yola çıkmaya ama biz gezen bir aileyiz. E karar vermedik mi biz diyabete değil diyabet bize uyacak diye. Çıktık yollara o kararla. Diyabet hayatımıza o kadar da engel olmadı diye düşündürdü bu seyahat bende. Beceriyor muyuz ne sanki?

29 Nisan, 2009


Hayat bu! Ne getireceği belli mi oluyor? Şundan 1 ay önce karbonhidrat sayımı diye birşey olduğunu bilir miydim? Bak şimdi her gıdanın içerisinde ne kadar gram karbonhidrat var biliyoruz karı koca. Acayip sağlıklı besleniyoruz. Ben zaten hipoglisemim yüzünden 4 aydır düzenli besleniyordum. Üstüne de hastane telaşı, hastalık üzüntüsü ile ocaktan bu yana 8 kilo vermişim. Hafifledim. Tekrar 55li 56lı kiloları görebileceğimi hiç düşünmüyordum. Bir de sporu ekledik mi üstüne şu ünlü diyetisyenler gibi olacağım, tv'lerde şakıyacağım.Peh!