27 Kasım, 2009
25 Kasım, 2009
23 Kasım, 2009
Öğretmenler gününe hazırız. Ben kendim öğrenciyken de heyecanlanırdım, şimdi yine heyecanlıyım. Benim türevimdeki insanlar bayramlarda askeri bando eşliğinde ağlayabilen insanlardır. Elalemin çocuğunun bale gösterisinde gözyaşlarını tutamayan, gittiği nikahta arkadaşından 15 dakika önce evlenen hayatında ilk kez gördüğü insanlar için gözleri dolu dolu olabilen insanlardır. Vardır benim gibi üç beş insan...Biz böyleyiz. Yapacak birşey yok. Ben öğretmen olmasam bile duygulanırım. Keşke tam burada "duygu seli"ni cümle içinde kullanabilecek kapasitede olsaydım...Sanki tam yeri...
22 Kasım, 2009
Ortada şikayet edecek bir mevzu yoksa, çok ağır bir kaygı felan yoksa blogumun kollarına atamıyorum kendimi. Sanırım herşey yolunda yazılarını yazamıyorum. Alışmışım burayı şikayet kapısı yapmaya. Hayrettir ki iyiyim bir süredir. Hani o hep hazırladığım grafiklerin yükselişe tırmanan trendi gibi içim. Şükür, şükür, şükür...İşte o nedenle bi foto bi müzik devam edelim bakalım şimdilik. Gittiği kadar...
18 Kasım, 2009
17 Kasım, 2009
14 Kasım, 2009


Amerika'da hergün 40 çocuk tip 1 diyabet teşhisi alıyor. Yılda 150.000 çocuk. Dünya'da ise tip 1 ve tip 2 diyabet sayısı hergün artıyor. Ve tıpkı benim gibi, bizim gibi milyonlarca diyabetli ve diyabetli ebeveyni bir tedavi umuduyla yaşıyor. Biz Türkiye'de sade bir umutla yaşarken, Amerika'da o umutla insanlar çoluk, çocuk, diyabetlinin tüm yakınlarıyla beraber belli günlerde yürüyor, JDRF için bağış topluyorlar. JDRF, juvenil diyabetini tamamen tedavi etmek için çalışan bir araştırma kurumu.
Türkiye'de kaç çocukta tip1 diyabet var bilmiyorum, konunun istatistikleri var mı onu bile bilmiyorum. Tek bildiğim endokrinimizin "tip 1 diyabet sayısı çok arttı" bilgisi.
Bugün dünya diyabet günüymüş. Bu günün tarih sayfalarından kalkacağı günler bence çok uzak değil. Tüm tip 1 diyabetli çocukların gözlerinden öper, onlara sağlıklı, huzurlu ve pek çok mutlu bir ömür dilerim. 11 Kasım, 2009
10 Kasım, 2009
09 Kasım, 2009
Hiç eline almak istemediği kalemler artık elinden düşmüyor bizimkinin. Okul etkisi mi ki bu? Sürekli yapboz yapmalar, sürekli nokta tamamlamacalar. Cin Ali yapmayı öğrenmiş. Ne var ki demeyin, büyük gelişme Ali için. Daha 2 ay önce kalem tutmayı bilmiyordu bizim Hamza. Bir de bir yaratıcılık var ki üstünde sormayın gitsin. Misal aşağıdaki: kim mi bu? kardeşi....gerçekten...üstümde baskı var, ama yok henüz hazır değilim.
08 Kasım, 2009
04 Kasım, 2009
Yemekname
Yemekname'ye bakıyorsunuzdur belki. Kasım sayısında yoğurt kabı projesi vardı.
02 Kasım, 2009
31 Ekim, 2009
30 Ekim, 2009
28 Ekim, 2009
sana
Bu çiçek sana okuyucu. Kaç zamandır üşenmeden bloga gelip hayatıma tanık olduğun için, zor zamanlarımda bana yorum yazdığın, beni anladığın için. Çok teşekkür ederim, iyi ki varsın. Aslında sana layık bir blog sahibesi olamadım. Soru sordun cevaplayamadım, yorumuna bir teşekkür etmeye bile üşendim. Bu sana saygısızlığımdan, sevgisizliğimden değil walla ama pek becerememden, kusuruma bakma nolur. Beni de böyle kabul et, okuyosun işte bi cinsim napim?
a
25 Ekim, 2009
Pazar Pikniği
Sadece üçümüz vardık. Sonra iki koyun, iki kedi, bir köpek. Köftelerin yarısını kedi ve köpekler yedi. Marulların çoğunu koyunlar. Bizi yemek üzerelerken kalktık.
Sonra Ali sordu, bu mu yani piknik diye. Oğlum baharda söz seni daha adamakıllı bir pikniğe götüreceğiz dedik.
Sonuç: Karadeniz havası çarptı, eve geldik, uyuduk.
24 Ekim, 2009
Okul mevzusu
Okul! Ali okula başlayalı 1,5 ay oldu. Hayatından memnun bizimkisi. Klasik sabah söylenmeleri, afyon patlamaması kısımlarını atlıyorum. Öğretmenine soruyorum nasıl gidiyor bizimki diye, gayet iyi diyorlar, ayrıntıları biliyor değilim, yani merak ettiğim tek şey o kadar sağlık odaklı ki diğer hiçbirşeyle ilgilenmiyor olmamama şaşıyor değilim.a a
Geçen şirkette bazı ebeveynlerin birbirleriyle konuşmalarına kulak kabarttım. O okul iyi, şunun eğitimi böyle, bunun yaklaşımı böyle diye dertleşiyorlardı. Ben ise diyabetten önce de bu kadar okul mevzusuna takan biri değildim. Hatta 3-5 yaşındaki çocuklara orfmuş, ingilizceymiş, dramaymış gibi afilli ders kakalayan okullara sinir oluyordum. Hala da anlayamıyorum nedir bu hırs çocukların sırtına yüklenen?
a a
Diyabet öncesi okuldan tek beklentim eve yakın olması, Ali'nin servise binmemesiydi. Taşındığımız yerin dibinde de benim kafama hiç uymayan bir okul vardı ama dedim ya servise binmeden bisikletiyle gidebileceği mesafede diye vermiştik Ali'yi bu okula. Sonra diyabet olayı patladı. Patladı patlayalı okulda beni ilgilendiren tek şey hemşire varlığı oldu. Nasıl biri, uyanık mı, aklı başında mı, deneyimli mi? Bir tek o! Hatta bir gün parkta sordu biri Ali hangi öğretmene düştü diye, bilmiyorum dedim. Ne önemi var ki, alıp koyduklarına göre illa ki iyidir, en önemlisi hemşirenin olması, hatta onun da iyi olması benim kafamı kurcalayan tek şeydi. Zaten ne önemi varki Ai'nin ingilizce 20'ye kadar sayıp, şekillerin tamamını 4,5 yaşında tanımasının. Evet okul öncesi eğitim önemli ama lütfen uzun ince bir yol olan eğitim yolunda süt kokan çocuğun içini baymayalım dikdörtgenle, satrançla, ileriki hayatından hiç eksik olmayacak sayılarla? Nedir bu çocuğum her boku öğrensin, piyano da çalsın, sporda en iyi o olsun, resmin en şahanesi ona ait olsun, en muhteşem ingilizceyi o konuşsun, en akıllı o olsun derdi. Benim tek derdim Alim sağlıklı ve mutlu olsun. Nokta.
Hatta geçen bir kağıt geldi içinde kurs listesi ihtiva eden. Yok yüzme, satranç, tenis, piyano, keman, bale felan fişman. Sordum Ali'ye oğlum var mı gitmek istediğin kurs, istersen gidebilirsin dedim. İstemiyorum dedi. Peki dedim. Ha ben istemez miyim yıllarca melül melül baktığım piyanoyu benim oğlum çalsında içimde kalan hasreti ben oğlumda böbürlenerek aşmaya çalışayım, isterim ama çocuk istemiyor ne yapayım! Var mı istediğin bir kurs diye sordum, araba kullanma kursuna gitmek istiyormuş. Ne enteresan bir olay!
Neyse işte lafı çok uzattım, sonra işte Ali başladı okula.
a a
O başladı başlayalı içim hiç evde olduğu kadar rahat olmadı.Tabi evdeyken kaç göz onun üstünde ama okulda 20 çocuktan sadece biri o. İlk günler hop oturdum hop kalktım. İyi gözlemleniyor mu diye çok endişelendim. Yok yok endişelenmek az, kafayı bile yedim. Okulla aramızda bir defter gidiyor geliyor. O defterde inanın başka ebeveynler ne yazışıyor bilmiyorum ama ben her gece Ali'nin yemesi gerekenleri yazıyorum oraya karbonhidrat sayımını yaparak.
a a
Bunu yesin mutlaka, şunu bitirsin, şunu yarım yesin....Her akşam da onların kan şekeri kontrol sonuçlarını kendi excel dosyama geçiriyorum. Kolay olmuyor bunlar, yani her an bir iletişim sözkonusu ama hemşire o kadar sahiplendi ki Ali'yi, o kadar bu konuya hakim oldu ki nasıl minnettar olabileceğimi beni okuyan anneler, hele ki diyabetli çocuk anneleri anlar. Bu durum için o kadar şükrediyorum ki!
a a
Hemşire yolunda gitmeyen şeyler olunca arıyor talimatım üzerine, ama telefonda okul yazısını görünce nasıl kötü hisssettiğimi anlatamam. Belli ki ya yüksek, ya düşük yani illa ki birşey var. Hele şu son 2 hafta hep ama hep arandım. Birşeyler hep kötü gitti. Nedenini hiç anlayamadım.Hesaplayabildiğim tüm parametreler kontrol altındayken sorununun ne olduğunu anlayamamak deli etti en çok beni. Hatta o dönem aldım Ali'yi karşıma sordum oğlum okula gitmeye devam etmek istiyor musun diye. Evet dedi. Bir hayır deseydi alacaktım okuldan, o kadar kafayı bozmuştum. Sanki çare okuldan almak! Aa
Neyse ki okuldaki son 3 gün herşey eski rayına oturdu ama ben daha raya giremedim. Her seferinde o kadar etkilendim ki, etkilenmeme de kızdım, bozuldum. Dudakta uçuk, kıçımda egzama, saç baş dağınık gidip geldim işe. Her an ağlamaya meğilli bir ruh hali, elalemle yapılan toplantı ortasında okuldan gelen telefonu cevaplayıp, gözlerin dolu dolu olup rezil rüsfa olma durumları...... Halbuki diyabet bu zaten, kan şekerinin düzgün gitmemesi, inmesi çıkması düzende gitmemesi...kabullenilecek kısım bu işte! Ne dağılıyorsun? Ama ben o kadar kontrol delisiyim ki, o kadar herşeyi kontrol etmeye çalışıyorum ki, en ufak bozuklukta ben de bozuluyorum. Yani o kadar hassas bir konuda sınanıyorum ki! Herşeyin kontrol edilemediğini öyle bi öğreniyorum, öyle bir öğreniyorum ki, sormayın gitsin! Koymuyor mu çok koyuyor, yani işin benimle ilgili olan bu tarafı ama işte eksiklikler tamamlanıyor. Hayatta bu değil mi zaten? Bize, hepimize öğrenmemiz gerekenleri bir şekilde öğretiyor. Neyseki başımıza gelen herşeyin hayrımıza olduğunu bilecek kadar farkındalığım var. Çok şükür.
Tabi okul benim için Ali'nin diyabetiyle ilgili sadece kafamı kurcalarken belli ki Ali için öyle değil. Geçen gün Ali'yi okuldan aldım ben. Çıkışta sınıf arkadaşlarıyla parkta oynadı. Benim bildiğim Ali ile oradaki Ali bambaşka gibiydi. Yani kızlar peşinde bizimkinin. Aslında herkes pek bir peşindeydi şaşırdım! Yani ben onu bunca zaman çekingen olarak bildim ama tam olarak çözemediysem de okul Ali'si ev Ali'sinden farklı gibi. Yine de erken bir teşhis olabilir ama ben şaştım onun bu popularitesine, ne yalan söyleyeyim! Bakınız kız nasıl sarılıyor Ali'ye, şekil 1 a:
Neyse okulun artılarını eksilerini bir gün oturup yazarım ama en sevdiğim artısı Ali'ye zamanında yatma alışkanlığı kazandırması. Bizimki disiplin adamı, öğretmeni demiş ki zamanında kendi yatağınızda yatacaksınız. Bu artık Ali için bir kural. Ah o kadar süper ki! Paşam artık kendi yatağında yatıyor gecenin ilk kısmında en azından, ve saat 9 itibariyle tuş oluyor. Dişlerini fırçalamamak mevzu bile değil. Allah gani gani razı olsun bu öğretmenden 4,5 yıldır başaramadığımı nasıl da hallediverdi.
a
O böyle erken yatınca bakıyorum ona uzun uzun. Daha önce bende ağzım açık uyuyakalırdım, onu izleme zevkinden mahrum kalırdım. Ama şimdi bakıyorum da nasıl da büyüyor evladım. Herif olma yolunda kendince bir sürü yol katediyor. Ayakları bile kokuyor artık ekşi ekşi. Hergün yeni bir hikayeyle karşımızda. Bense Ali'nin diyabetiyle o kadar bozdum ki kafayı aradaki bir sürü ayrıntıyı göremediğimi yeni yeni fark ediyorum. Yok kızmıyorum kendime, napsın bu ibek daha işte, herşey onda da yavaş yavaş oturuyor. Az buz değil ki yaşadıkları.
Neyse bugün 3 aylık kontrolümüze gittik. Ali kan alma seansında bir önceki gibi olacak diye çok gergindim ama o bile o kadar metanetli olmayı öğrenmiş ki şaşırdık. Sorunsuz bir muayene sonrasında yine bin sorumu sabırla cevaplayan endokrinimizden tam puan aldık. Herşey yolunda dedi, bu kadar endişelenmeyini bilmem kaç kere dedi, .omuz gribi aşısına gerek yok dedi, tip 1 diyabetli bir çocuğun bağışıklık sisteminin normal bir çocuktan hiçbir farkı yoktur dedi, artificial pancreas araştırmasını anlattı. Hadi inşallah diye dinledik.
İşte okul mevzusu böyle.Çok yazdım benim bile canım sıkıldı. Geriye dönüp okuyasım bile yok. Olmuştur inşallah. Hürmetler.
22 Ekim, 2009
Hastayım, işe gidemedim. Ali okulda. Rico işte. Meloş'a gelme dedim. Zaten evde yalnız olmayı pek özlemişim. Çok keyiflendim. Gün ışığı eve ne çok yakışıyor.
21 Ekim, 2009
Bir "günnük" lafı neler neler hatırlattı bugün bana.
Bugünlerim ise garip benim. Her günüm bir sınav gibi. Sanki eskiden ayda bir sınava tabi tutuluyorken, bugünlerde hergün, her saat başı kalemi kağıdı çıkarır haldeyim. Bazı günler çalıştığım yerlerden geliyor. İyiden hallice bir not alıyorum. Bazense çakılıyorum, hiç çalışmadığım yerlerden geliyor sorular. Zayıf notlar kupon misali toplana toplana 3'ü 5'i bulursa bünyeyi de çökertiyor. Zayıf not bünyenin zayıf tarafından baş gösteriyor. Bir bakıyorum dudağımda uçuk, belimde egzama, kafamda ağrı var.
Ama nasıl bir ruh haliyse artık içine girdiğim daha çalışkanlaşıyorum, daha da çok çalışıyorum. Zayıf not almamak için değil belki ama her zayıf notta tepki vermemek için. Zayıf not almaktan korkmayı bırakmak için.
Öyle günler ki bugünler bir eşikten geçiyor gibiyim. Yok yok öyle kötü değil, güzel, sağlam birşeyler atılıyor gibi içime içime ama değişik. Dışarıya görünümümüm bu olmadığının farkındayım ama aslı öyle kimseye anlatamasamda. İşte bugünlerim çok değişik benim.
18 Ekim, 2009
14 Ekim, 2009
Bazen çok ciddi, bazen çok mutlu, bazen çok olgun, bazen çook utangaç, bazen çok mıymıy, bazen çok kaprisli, bazen çok keyifli, bazen çok suratı asık, bazen sadece çatık kaş, bazen çok kıkırdak, bazen çok küs, bazen yılışık, bazen şımarık, bazen sevgi dolu, bazen çok minnoş, bazen çok cesur, bazen çok maymun..İşte o maymun anlarından yakaladıklarım.
not: bakarken kıçınızı kaşıyınız, teşekkürler.
13 Ekim, 2009
Bugün foseptik çukuruydum
12 Ekim, 2009
Nick Jonas
Ali çağırdı beni, anne bat ölçüm yapıyo bu çocuk diye. Doğrusu ben bu çocuğu pek tanımıyordum, sonradan araştırdım.
Hatta eve dönerken dergicide bir kız dergisinde kapak olmuş. Meğersem genç kızlar pek seviyormuş onu. Amerikada tip 1 diyabetin yüzü gibi birşey olmuş hatta.
Tip 1 diyabetli ziyaretçilerimiz için bilgi olsun baabında yazdım.
11 Ekim, 2009
Şapkadan Sapanca çıktı haftasonuna. Bu manzaraya uyandım.
aBu ormanda yürüdüm.
aBu garip şeyleri gördüm.
a

08 Ekim, 2009
:)
a
Tam da zamanında yetişti bu tatil. Çok iyi geldi, terapi gibi. Dedim ki Rico'ya eğer bir daha kendi problemlerimle kendi ortamımda boğulduğumu görürsen çıkart beni ve at doğaya.
a Bak o zaman o büyüttüklerin nasıl da küçülüyor birdenbire. Doğa, rüzgar, deniz nasılda bozulan dengeni geri getiriveriyor. Hele ki sevdiklerinde yanındaysa bak nasıl da güzelleşiveriyorsun.
03 Ekim, 2009
Gidiyorum. Resetlemeye, kendimi restart etmeye. Tek isteğim rüzgarı suratımda hissetmek. Yetti üstümdeki bu melankolik haller. Ben bile beni baydım. Ne bu ya? Kışt kışt...
Tabi filmlerdeki gibi olmuyor herşey. Bir bavula özensizce sıkıştırılan kıyafetlerle birbaşına (bkz en son Bihter'i izledik öyle) evden ayrılma sahnesi yok bizde. Gidiyorum adalara madalara ama 3 çocuk, kuzenler, beguneler felan cümbür cemaat, binbir hazırlık.
Eselip geleceğim.
not: didem inanıyorum ki bu arabeskliğimi de oralarda bırakacağım! umuyorum..
30 Eylül, 2009
Sonbahar geldi, havalar soğudu ama rozetlerin hala maşallahı var. Bu senenin en kaprissiz, en sorunsuz çiçekleri onlar oldu. Sardunyayı bile geçti dertsizlikleri.
Balkon tarımı mamülleri ise son buldu. Maydanoz, nane ve fesleğenden hala yiyebiliyoruz aslında. En son acı biberleri zeytinyağına attım.
28 Eylül, 2009
teşekkür yazısı..kızlarla, alca seltzere
Şu kısa hayatta dalı taşı bile güzele çeviren Nilüfer'ler var. Keşke daha çok olsalar! Keşke o kadar uzakta olmasalar!
22 Eylül, 2009
a
13 Eylül, 2009
12 Eylül, 2009
Sesim kısıldı. Hasta felan değilim halbuki. Öylece kısıldı. Aylin'e göre içimde sakladığım, kimseye söylemediğim birşey varmış. Ondanmış bu ses kısıklığının nedeni.
08 Eylül, 2009
hicran
Canım aniden "bir demet yasemen" dinlemek istedi, sonra Zeki Müren, sonra Müzeyyen Senar, ve sonra Safiye Ayla...
Şimdi ise taksim dinliyorum. Karar veremiyorum en çok hangi taksimim beni derinden vurduğuna. Ud taksimi beni anneanneme götürüyor, kanun taksimi dedeme, ney taksimi ise eski beraber ramazan sofralarına...
Eskiden dinleyemediğim Türk Musikisi artık bir ihtiyaç gibi. Sanki dinlemezsem geçmişim gözümün önüne gelemiyor gibi. Halbuki bir Müzeyyen sesi duysam, çocukluğumum rutubetli kokusu bile geliyor burnuma. Sanki bu şarkılar çocukluğumun fon müziği gibi.
Anlamazdım eskiden annemle babamın bu şarkılarda ne bulduklarını. Artık anlıyorum.
Not:Radyo dedemin. Yıllarca ondan dinledik işte o nağmeleri. Artık bozuldu.
06 Eylül, 2009
5. ay
01 Eylül, 2009
Rahatlamak
Rahatlamak Türk Dil Kurumu Sözlüğünde şöyle açıklanıyor:
1 . Üzüntü, sıkıntı, tedirginlik veren bir durumun ortadan kalkması veya azalması, rahata kavuşmak: "O çirkin, kaba kunduralarla sıcak günde serin denize dalmışım gibi rahatladım."- A. Kutlu.
2 . Sakinleşmek.
Bugün bana olan ise üzüntü, sıkıntı, tedirginlik veren bir durumun ortadan kalkması değil ama azalması
Bugün Ali ayağıma yapışır sanıyordum. Yapışmadı.
Çocuklarla kaynaşmakta zorluk çeker diyordum. Çekmedi.
Öğretmenine surat yapar sanıyordum. Yapmadı.
Hemşirenin kan ölçümü yapmasına söylenir kesin diyordum, gıgını çıkarmadı.
Sınıfına girdi, hemen adapte oldu.
Öğretmenim ben yarın gene gelicem dedi, çıktı şemsiyesini açıp eve yürüdü.
Hafifledim, rahatladım. Ondan bu pembeli fotoğraflar.
w
Ama bugün aynı zamanda gördüm ki ara öğün olan ikindi kahvaltısında kalorisi çok gıdalar veriliyor. Hepsi el yapımı ama gene de fazla şeker bombası. Kek porsiyonları çok büyük. O nedenle yarısını vermelerini söyledim. Limonata günü için şekersiz limonata temin ettim. Baktım haftanın 2 günü nesquik içiyorlar okulda -sanki matah birşeymiş gibi- Ali'ye özel nesquik yaptım, kakao ve tatlandırıcıdan. Yani kendimizce çözümler ürettik.
w
Sanki bu iş olacak, oturacak yerli yerine herşey. Sanki benim Alicim diğer çocuklara göre çok daha olgun ve çok daha kuvvetli olacak. Bugün bana öyle geldi, pek gururlandım.
31 Ağustos, 2009
Ve Ali okula başlar, "yuva"ya
30 Ağustos, 2009
Bademli vişneli kek
25 Ağustos, 2009
Yinopart
23 Ağustos, 2009
22 Ağustos, 2009
19 Ağustos, 2009
ardışıknsaçmalık
dünacaipbirasabiyetvardıüstümdeneyapacağımışaşırdımbiiçim
bunaldıfelançıktım3kmyürüdümhızımıalamadımoturdumbankta
rüzgarlakonuştumsonraevedöndümhalaterelelliyimozamansezen
aksununönerisinidinleyipbirfilmyokhattaikifilm izledimbridgetjoneslarıhakkateniyigeldigünleröylecegeçiveriyor
canımacaipbulentortaçgilkonserinegitmekistiyoracepvarmıkiyakınlarda
biraydırgülserablagelmiyormemleketteonedenleheryerütülenecek
kaynıyorensevmediğimiştemizliğikendimyapıyorumamaütügelmiyor
elimdenbuaradayazbitiyorfarkındamısınbenfarkındayımve1günizinalacağım
sırfkendikendimehavuzbaşındatakılmakiçiniyikikelimlerarsındaboşlukbırakılıyor
iştebizdebazendurupakangidengünlerarasınaboşluklarbırakmalıyızyoksa
karmaşaiçindebizimdegörüntümüzbuaradabirnefesalalımpilizhürmetler
13 Ağustos, 2009
12 Ağustos, 2009
Ne kadar hızlı ve güzel geçti. Dinlendik bolca. Olabilen her anda yere paralel olmak süperdi. Begune bizi çok rahat ettirdi sağolsun.
Tabi onca güzelliğe bir nazarlık, yok hatta 2 nazarlık gerekiyormuş. Dün yolda 4 saat bekledik. Yol yapım çalışması varmış. Biz yolda beklemek yerine bir dinlenme tesisine girip bekledik. Ben telefon rehberimi kağıda geçirdim, bir bozukluk var alette çünkü her an kontaklarım uçabilir. Hatta yarım kalan etaminimi işledim. Gereksiz yere yollarda kalakaldık. Rico çok yoruldu. Sonra da eve gelince muhteşem bir süprizle karşılaştık. Yanlışlıkla dipfrizi de kapatan salak ben kapıdan girdiğim gibi eve yayılan kokudan başımıza gelenleri çaktım. Gece 2 küsürdu ben mutfaktan çıkabildiğimde. Şu an ellerim deterjandan açılmış yaralarla dolu. Tatil hakkaten bitti.
09 Ağustos, 2009
Aslı'yı görmüşlüğüm yok, ama kendisini Kasım 2005'ten beri tanırım. Benim için bir komşu gibi. Kerem'ini okudum yıllarca. Şu an ki üzüntüsünü de paylaşıyorum. Başsağlığına gidemiyorum, bir tencere yemek götüremiyorum. Ama tüm sabır dileklerimi bu şarkı ile ona buradan yolluyorum. Blogdan. Onunla tanıştığımız yerden.
rehavet
08 Ağustos, 2009
Begune'nin 35. yaşını kutladık, sazlı sözlü ecnebi ismiyle bir garden party eşliğinde...Yedik, içtik, güldük, sarhoş olduk begonvillerin eşliğinde göcek sıcağında...
02 Ağustos, 2009
01 Ağustos, 2009
30 Temmuz, 2009
Bilsen
Geçenlerde markette uzaktan gelen bu sesi takip ettim, beni mest etti. Çağırdı resmen. Sürekli 3. şarkıyı dinliyorum. Buraya koydum. Bilsen.
29 Temmuz, 2009


28 Temmuz, 2009
27 Temmuz, 2009
Geçen salıydı galiba, Ali elini sokak kapısına feci halde sıkıştırdı. Nasıl bir acıdır, nasıl bir zonklamadır onu bilen bilir.Yüzük parmağı morardı. Orta parmağının tırnağı kanadı. Çooook ağladığını anlatmayacağım. Anlatacağım şey benim nasıl tüm bu olaylardan sonra yüreğimin hiçbirşeyi kaldıramadığı. Olay oldu, aldım kucağıma çeşmede yıkadım elini, sonra onun aşırı derecedeki çığlıklarından sonra gözüme bir perde indi. Işığı hissediyorum ama görmüyorum. Kafam zonkluyor, aşırı terliyorum ama en kötüsü görmüyorum. Meloş'a Rico'yu aramasını söyledim. Telefondan sonra 1,5. dakikada evdeydi. Hemen yatmamı söyledi, ayaklarımı da kaldırmamı. Nasıl kireç gibi gözüküyoduysam Meloş çok korktu.
Yaklaşık 5 dakikayı buldu tekrar görebilmem, beyaz ışıktan kurtulmam, kafamın zonklamasının geçmesi. Sanırım inme geçirmek böyle birşey.
Tüm bu anlattıklarımın hiçbir tarafı normal değil. Çocukların başına olmadık şeyler gelebilir, nitekim Ali'yi doğduğunun 40. günü acile götürmüş bir insanım ben. Üstelik metanetliyimdir, soğuk kanlıyımdır, başkalarına acil müdahele edebilirim.....Ama artık değil...Mesela şimdi üstünden 1 hafta geçti olayın ama Ali'nin orta parmağı onu rahatça oynatabilmesine rağmen hala şiş. Belli ki doktora götürülmesi gerekiyor, o gerekliliği hissettiğim andan itibaren kalbim sıkışık, çünkü artık ali+doktor kelimeleri bir arada beni manik depresif yapıyor. Keşke birisi alsa götürse ve biri beni o sırada uyutsa ve herşey güllük gülistanlık olsa.
Geçen haftasonu Ali'nin damarından kan alındı hemoglobin A1c'si için. Ondan alınan yarım tüp kan benim damarlarımdaki tüm kanın çekilmesine sebep oldu, hemde tam 1 hafta evvelinden... Bu bir ayar bozukluğu, hastanefobik, labaratuvarfobik,doktorfobik olma durumu. Bu terapiye gitme nedeni.
Ali'nin 3 aylık değerleri çok iyi yani non diabetikler gibi çıktı. Doktora gittik, kısmi balayının devam ettiğini öğrendik. Umarım bu durumu uzun sürer.
Yani insanın evladına kıyamama durumu had safhada normal ama bu öyle birşey değil, yani öyle bir ağırlık ki içimde hissettiğim, öyle garip bir his ki, analatamıyorum bile.
Ve bence ben artık birilerinden destek almalıyım, neyi bekliyorum bilmem ki!
26 Temmuz, 2009
23 Temmuz, 2009
Bu "zor" hallerin geçecek mi? Şu resimdeki mülayim hallerin geri gelecek mi? Yoksa sen büyüdükçe huysuzluğun da büyüyecek mi?
Bu akşam sana küskünlüğümden seninle ilgilenmeden, seni öpmeden yatırdım. Hatta sızdın koltukta. Annen feci yorgun senin bu hallerinden. Ama biliyorum ki yarına geçer, hep öyle oluyor.
21 Temmuz, 2009
yaz köşesi kuş köşesi
Kasnaktı, faaliyetti derken size yatak odamızı gösterdim ya pes doğrusu. Bu arada o kasnak asma olayını annemin eski Burda dergilerinde görmüştüm. Orada daha sık sık asılmıştı, ve kasnaklarlar ovaldi. Ben ovalini bulamadım tuhafiyede. Dairesi ile idare ettim. Bu arada daire demişken geçen gün Ali'nin beni yine ve yeniden nasıl şaşırttığını anlatayım.

Bu arada gönlümden koptu, ilgilenirseniz buyrun.
19 Temmuz, 2009
17 Temmuz, 2009
Bak işte oldu mu sana temmuz ortası. Sonra bi bakmışsın yaz bitivermiş. Daha denize ayağımı bile sokamadım halbuki. Şöyle denizin üstünde uzanıp göğe bakamadım. Bakıp da kendime her sene hatırlattığım şeyleri hatırlatamadım. O yüzden daha yaz benim için başlamadı ki bitsin.
Ofise döndüm ya artık, yüreğim kabarıkabarıveriyor.... Halbuki onca zor zaman geçirdim, rutini bile yaşamayı özledim, ama yine de pencereleri olmayan, hep aynı havanın dönüp dolaştığı klimalı ofis ortamı beni bunaltıyor...Üstelik bunalma hissi de beni bunaltıyor, ulen ibek nankörlük etme diye düşündüğümden. Yani kendi içimde bile artık her istediğimi düşünmeme iznim yok. Neden diye sorma, yok işte. Öyle sorgulamıyorum ben artık her bir naneyi. Herşeyi olduğu gibi kabul etme halet-i ruhiyesindeyim. Of pof yok artık, yani umarım...neyse bu konuda net konuşabilecek kapasitede değilim, keza ruhumla müzakereler devam ediyor...
TRT Radyosuna gittim bugün. Pazar filesini anlatmaya. Bilmem ki becerebildim mi? Radyodaki adam şöyle bir espiri yaptı kendince "benim poşetçi arkadaşım var, söyleyeyim de seni ayağından vursun".. Bazen gerçekten o kadar pastorize oluyorum ki çan çan herşeye cevap yetiştiren ben öylece kalıveriyorum. Tik mik geliyo hatta üstüme, gözlerimi felan kırpıştırıyorum. Gene öyle oldu, bakakaldım adama suratımdaki garip gurup tiklerle...
Zaman her an uçuyor ama bir tek cuma öğleden sonraları hızını aşırı yavaşlatıyor. Yani sanki son 20 saattir cuma öğleden sonrasını yaşıyor gibi hissediyorum.
15 Temmuz, 2009
yanyanyanyanmam lazım, daha yol almam lazım, kendimden caymam lazım, zooorrrr....
doğru walla zor
çok zor
e kaptırdık bi kere kendimizi yalan dünyaya...
14 Temmuz, 2009
09 Temmuz, 2009

Bazen uğraştığın bir "şey"in farkedilmesi çok hoş oluyor
http://www.ntvmsnbc.com/id/24982226/
Hiçbir kimseye fanatizmim olmadı. Küçükken kimsenin posterini odama asmadım. Sevdiğim, dinlediğim bir sürü şarkıcı, sanatçı var ama kimseyi Sezen Aksu kadar sevmedim ben.
Sezen Aksu geceleri yapardık kızlarla. İçince, güzelleşince, onun şarkılarıyla gülüp ağlayınca, o güzel kafayla Sezen'e mektup yazardım ben. Bir sürü mektup ama...Güzelleşmiş bir kafayla yazılmış Sezen sen hiç ölme konulu mektuplar..Hiçbiri yollanmamış elbette. Hiç sevmem vıcık vıcık hayran olma durumunu, kendime kendime severim ben onu, yollarım en püripak hislerimi ona içimden içimden.
Bu akşam gidiyorum yine konserine, eski performansını sahnede göremeyeceğimi bile bile
08 Temmuz, 2009
Artık tamamen döndüm ofise. Ali'ye işyerimin tadilatta olduğunu o yüzden bir süre evden çalışmam gerektiğini söylemiştim. Çok hoşuna gidiyordu evde olmam. Şimdi biraz arıza çıkarıyormuş sabahları beni evde göremeyince. Anneanne dedeye bıraktığımızda da arkamızdan ağladı ama annem diyor ki ibek inanamazsın arabanız sokağın köşesini döndüğü saniye susup hadi birbirimizi ıslatmaca oynayalım diyip koşturmuş. Yani Ali'nin bu ağlak ve küçük Emrah pozlarına çok aldanmamak lazım. Yoksa parmağında oynatır adamı. Ayçiçek tarlalarını yoldan dönerken çektim. Herbiri abartmıyorum iki metreden uzundu.
06 Temmuz, 2009
Üçüncü Ay
Tek uğraşım, tek yapabildiğim sana eskisine yakın bir hayat yaşatmaya çalışmak. Bunun sadece "benzin" almaktan ibaret olduğunu tekrar ama tekrar söylemek. Hergün abur cubur yemeni sağlayacak şekilde karbonhidrat saymak, hareketlerini gözlemlemek, düzenli ölçmek...
Bu haftasonu anneannende kaldın. Eskiden olsa ayıla bayıla bırakırdım seni ama şimdi endişeliyim ne yalan söyliyeyim. Ama kan şekerlerin bu ara o kadar regüle ki, ben de bıraktım seni. Anneannen de cesaretlendirdi beni. O zaten beni hayretlere düşürüyor. Annenannenin iğne fobisi vardır oğlum. Hiçbir hastalığımı onun yanında geçirdiğimi hatırlamam ben, bana hep kendi anneannem bakardı. Ama hayat bu, anneannen de bu hayattaki en büyük fobisi olan iğneyi seninle beraber aşıyor, bana ne demeden, korkuyorum demeden, düşün sana olan sevgisinin büyüklüğünü. Bu hafta ordasın, toprak içinde, tertemiz bir havada, dedenle boğuşarak bir hafta geçireceksin. Gerçi sizi çok özleyeceğim diye arkamızdan çok ağladın ama yine de oralaraı bırakıp dönmek istemedin bir türlü. Bense seni şimdiden çok özledim.
bildiren:
ibeking
saat:
10:16 AM
03 Temmuz, 2009
02 Temmuz, 2009
Dün, Burcu ile Tombo geldiler. Yine lise ve üniversite yıllarından kalan zilyonlarca anıyı konuştuk, güldük.
Bugün ise yemekte fonda Ortaçgil çalarken hep eski anılarla güldüğümüzü farkettim. Yenilerini üretemediğimizi. Zaten o grup okadar az biraraya geliyoruz ki! Herkes bir yerde. Halbuki eskiden hep beraberdik.
Yaşımız arttıkça, yalnızlaşıyoruz biz. Günün telaşesi biter bitmez eve gelmek istiyoruz. Ne de olsa evde seni bekleyenler insanlar ve sorumluluklar var. Beklemeyen olsa bile senin kendi kabuğunda yalnız kalma isteğin var.
Halbuki eskiden yalnızlık en dayanamadığım şeydi. Öğrenci evimizde kimse yoksa, öyle boş boş kalmaya tahammül edemez hemen birinin evine giderdim.
Şimdi bir yerden bir yere gitmek için önce o birine telefon açmak lazım, çat kapı olayı hayatımızdan çıkalı çok oldu. Programları denkleştirmek lazım. Sonra arabaya binmek belki taaa karşıya geçmek, saatlerce trafikte kalmak lazım. Dönüş trafiğini ayarlamak lazım. Motivasyon ise illaki lazım.
Ama büyük şehir yaşamı enerji bırakmıyor ki insanda. O enerjisizliğe boyun eğersen en sevdiğin, en eski arkadaşlarınla az görüşür bulursun kendini. Eskiden yaşanan "ortak"ların sayısı azalıverir.
Üstelik enerjiyi tüketen sadece büyük şehir yaşamı da değil. Yaş da var.
Aslında enerjiyi felan koy kenara ne isterdim biliyor musun? Bir yazlık belki de. Şu herkesin ağzına sakız ettiği sahil kasabasında yaşamak istiyorum geyiği içimi bayıyor doğrusu ama çok isterdim şu an bir yazlığım olsun, güney veya kuzey Ege'de bir yerde. Haziran gibi oraya gitmek, Eylül'e kadar dönmemek.
Şöyle koca bir verandası ve bahçesiyle denizi gören minik bir yazlık, begonvillerin sardığı, büyükşehirdeki mesafelere inat iki adımlık komşu ziyaretlerinin yapılabileceği çat kapı muhabbetler, hergün denize gitme ritüeli, sahilde kollardan aka aka ısırılarak yenen şeftali, öğleden sonra deniz sonrası yapılan ikindi kahvaltıları, iki haftada bir gelebilen kocayı bekleme heyecanı, çocukları saldım çayıra havası, sokaktan geçen zerzevatçınan domates patlıcan diye bağırması, rüzgarla sallanan tiz sesli bir çan, akşam bir bankta oturup çekirdek çıtlamak, sıcakta hasır şapkayla pazara çıkma...felan filan işte....Ay çok isterdim, çok. Dur bakalım ibek, belki olur.
29 Haziran, 2009
Yaz planlarımız yok. 3 aydır home office çalışıyorum ya ofisten bunalmadığım için kaçmak ve bir yerlere gitmek ile hiçbir program yapamadım. Özendiğim birkaç yeri aradım, yer yok dediler. Tatil köyü ise junk food demek, kesin uzak durmalıyız. Sanırım Begune'ye gideriz, ikizlerle hasret giderir, kendimizi Göcek adasının sessizliğine veririz. Bana öyle geliyor.
Aile yakınlarının yanında tatil yapmak onların Ali'nin bakımını öğrenmesi için de şart. Ölsek kalsak çocuğa bakmayı bilen kimse yok. (ay tahtalara vurdum, töbe töbe) Begune bu işi halleder, önce ona ve anneme aktarmak lazım bildiklerimizi, uyguladıklarımızı.
Diyabetle ilgili yüzbin sorumun olduğu bir dönemdeyim. Önümüzdeki hafta Ali'nin 3 aylık şeker performansını görmek üzere hemoglobin A1c testini yaptırmamız gerekiyor. Bakalım nasıl gitmiş?
27 Haziran, 2009
Hayatı Poşetleme
Bugün değişik bir gündü. Şişli Organik Pazarı'nın 3. yıl kutlamalarına katıldık. Devrim'le. Ve tabi ki kocalar ve çoluk çocukla. Amaç pazarfilesi.blogspot.com için bez torba yarışmasını fotoğraflamak, insanların bez çanta kullanılması konusunda bilinçlerini tespit etmek ama asla yarışmaya katılmak değildi. Fakat bir baktık ki kendimizi yarışmanın içinde buluvermişiz. Eski kullanılmayan materyallerden en güzel bez çanta yapanın ödüllendirileceği bir yarışma.
x

Bir ara Ali arabasını mazgaldan aşağı düşürdü ve tüm gün suratını astı. Arabasının ardından yas tutarken burnumuzdan getirdi. Sürekli bir Ali'yi idare etme durumunun ardından oporganik gözlemeleri mideye indirip yarışmanın sonuçlarını izlemeye gittik.

25 Haziran, 2009
Düğün Alisi
Düğünde ise babasıyla aynı kıyafeti giymiş bir Ali vardı karşımızda. İkisi de pek yakışıklıydılar. Neyse düğünde beni en çok şaşırtan şey Ali'nin kolbastımsı hareketlerle pistten ayrılmayışı oldu. İkide bir hadi gel dansedelim diye teklif edip bizi hayli şaşırttı, zıp zıp zıpladı.
Bunlar da Ali'nin fotoğraf makinasına verdiği yeni poz çeşitleri. Makinayı görünce böyle garip gurup şeyler yapıyor. Yani şu yakışıklı haliyle dümdüz durduğu bir fotosu yok kendisinin. Bunlarla idare edeceğiz.
24 Haziran, 2009
Bir Hıyar Masalı
İddaa ediyorum bu dünyanın en şımarık, en bahtiyar hıyarı olurdu, tabi onu mideye indirmeseydik. Törenle kestik, havai fişekler eksikti bir. Hıyar en mesut gününü yaşadı. Yaşasın balkon tarımı, yaşasın mahsüller!
23 Haziran, 2009
Adetten oldu artık. Her Haziran şu pozu yakalamaya çalışıyorum. Rico bu babalar gününde de aynı şeyleri giydi :) Bu pozlardan uzun uzun yıllar boyunca çekebilmeyi tüm kalbimle dilemeyeyim de ne yapayım?
21 Haziran, 2009
Stockholm
Ne diyorduk? Stockholm diyorduk. Ya da diyemiyorduk. Çünkü internetimiz kesik ne zamandır. Bizim apartmanın 1. katında yangın çıktı. Tüm kablolar yandı. Dünyayla bağımız kopuverdi. Ne tv, ne internet...Yangın sayesinde evin çatısına çıkarıldık, Ali hayatında ilk kez itfayeci gördü, ben de panik ötesi komşularımızı. Karşı komşumuz kısa film değerinde hareketler sergileyerek Rico ile beni hayli şaşırttı. O kadar panikti ki sakin olun yangın var diye bağırıken kalpten gideceğini düşündük. Çatıda itfayiceleri beklerken ve komşularımızı izlerken delice bir çekirdek çıtlama arzusu duydum. Ne de olsa bana çok malzeme çıktı...
Çiçekler aslında heryerdeydi. Su üstündeki teknede bile. Çiçekciler de çok sevimliydi. Zaten çiçek böcek girince işin içine benim algı hemen etkileniyor.
Bir de Pippi'nin memleketiymiş meğersem İsveç. Zaten kanalları zaplarken de gördüm, hatta izledim anlamasam da. Hey gidi çocukluğumuzun Pippi'si...
Come Fly With Me - 101 Strings Orchestra
19 Haziran, 2009
Kopenhag
Begune ile gittiğimiz Kopenhag benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Malum oraya müze gezmeye gitmemiştik biz. Rice ve GreenGate için gitmiştik. Ama Green gate'in bazı mallarının kırıntılarını bulabildik kıyıda köşede kalmış bazı mağazalarda. Rice ise eh işte! Şimdi bir mail döşenmeyi düşünüyorum sevgili GG yöneticilerine. İnsan açmaz mı koca bir retail store ayol kendi memleketine! Ha bişi sorcam, beni Danimarka'dan okuyan var mı acaba? Varsa el kaldırabilir mi? Mühim sorularım olacakda...
c
Tuvalet önünde bekleyen kadının dahi İngilizce'yi güzel bir aksanla konuştuğu, kıskançlık yaratacak derecede güzel kızların olduğu, medeniyetin tavan yaptığı, refahın, estetiğin, temizliğin olduğu, havanın gece 12'de anca karardığı, bir avuç iskandinav insanın bir arada kendi parametreleriyle yaşadığı enteresan ama özenilesi bir kentti bence Kopenhag. Kışı nasıl olur düşünmek zor, keza içim titredi her rüzgar esişinde. Hele ki kış günlerinde günün 11'de ağarıp, saat 15 gibi karardığını düşünecek olursak Kopenhaglı bir ibek'in ne derece bir depresyonda olacağını tahmin etmek senin için zor olmayacaktır sevgili okuyucu.
12 Haziran, 2009
Sabah erkenden kalktım ve Çapa'ya kaldırılan Eymen'i ziyaret ettim. (bkz) İyi gördüm, daha iyi olacak, çok inanıyorum
Ama yine hastane ortamına girmemden dolayı acaip başım ağrıyor, hatta ağrımak da kelime mi, çatlıyor
Yarın Begune ile seyahate çıkıyoruz. Önce Danimarka, sonra İsveç. İsveç'e iş ile ilgili bir seminer için gidiyorum. Danimarka'ya da tutkun olduğumuz bazı markalar için.(fani meraklar bunlar, uslan artık ibek!)
Aslında çok endişe ettim Ali'yi bırakmak ve 4 günlüğüne de olsa ortadan kaybolmak konusunda. Ama mevzum değişecek, biraz kafayı dağıtıcam, iş güç ile ilgili yeni şeyler öğreneceğim vesaire gibi düşüncelerle bir cesaret gidiyorum işte. Umarım herşey iyi gider yokluğumda.
Tabi yine ne Stockholm ne de Kopenhag konusunda hiçbirşeye bakamadım. Fırsatım olmadı. Internette iki birşey okuyayım dedim canım acaip sıkıldı. Halbuki eskiden ne zevkle yapardım bu işleri. En ince ayrıntıya kadar program yapmaya çalışırdım kendi çapımda. Şimdi kendimi bıraktım doğal akışa, bulurum elbet gezecek bir yerler.
Hep derim tebdili mekan iyidir, hatta çok iyidir.
10 Haziran, 2009
Teoman - Çoban Yıldızı
Yükleyen Petite_plumes. - Explore more music videos.
Offf ne ağır bir şarkı, ne kadar üzücü, ne kadar hazin, ne kadar iç parçalayıcı...Ama yine de kendimi dinlemekten alıkoyamıyorum.
06 Haziran, 2009
2. ay
Tam 2 ay oldu. O günden bugüne tam 2 ay geçti. Ve bugün Ali resmi olarak balayı dönemine girdi. İnsülin ihtiyacı azaldı, hatta sabah ve öğlen insülin almadı. Bu adı üstünde balayı dönemi ve kısa vadeli. Pankreası hala insülin üretebiliyor. Henüz total iflası gerçekleşmedi ama gerçekleşecek. Çünkü tıbbın bile bilmediği bir nedenden dolayı kendi bağışıklık sistemi o sağlam hücreleri kendine düşman olarak görüyor ve yok ediyor. Neden? Onu bilmiyoruz. Ama biz diyabete alıştık. Hep zamana ihtiyacım olduğunu söylediniz bana. Doğruymuş zaman herşeye ilaç. Bugünümüze şükürler olsun.
05 Haziran, 2009
Dünya Ana'ya yaptığımız saygısızlığı bir düşünün. Irmaklara, denizlere akıttığımız zehirli atıkları, üretmeden tükettiklerimizi, havaya saldığımız kimyasal gazları, petrol ve ilaç atıklarını, plastik ürünleri, suni gübreleri ve çöpleri bir düşünün. Siz "yaradan" olsaydınız, bu adaletsizliğe göz yumar mıydınız? Sizce bunun hesabını vermemiz gerekmeyecek mi? İnsan kendi sonunu hazırlamıyorsa ne yapıyor peki?
Çocuklarımızın iyi günler yaşayabilmesi için kitleler halinde bilinçlenmeli ve dünyamıza yaptıklarımıza bir son vermeliyiz.
Bu akşam 90 ülkede aynı günde yayınlanacak “Yuva” (Home) belgeseli NTV’nin Yeşil Ekranı’nda saat 20.00’da ekrana gelecek. Çekimleri 3 yıl süren ve 54 ülkede, havadan çekilen görüntülerle inanılmaz bir görsel mesaj sunan belgeseli kaçırmayın.
- Dünya nüfusunun yüzde yirmisi, gezegenin kaynaklarının yüzde seksenini kullanıyor.
- Dünya’da, gelişmekte olan ülkelere edilen yardımın 12 katı, askeri giderlere harcanıyor.
- Bir günde 5000 insan kirli içme suyu yüzünden ölüyor. Bir milyar insan temiz içme suyuna ulaşamıyor.
- Bir milyara yakın sayıda insan açlık sınırında.
- Dünya’da yapılan tahıl ticaretinin yüzde ellisi hayvan besini ya da biyolojik yakıtlar için gerçekleştiriliyor.
- Ekilebilir arazilerin yüzde 40’ı, uzun süreli zarar görmüş durumda.
- Her yıl, 13 milyon hektar orman yok oluyor.
- Dört memeliden biri, sekiz kuştan biri ve hem karada hem suda yaşayabilen her üç canlıdan biri soyunun tükenmesi tehditi altında. Canlı türleri doğal oranlarının 1000 katı hızlı bir şekilde ölüyor.
- Balık avlama alanlarının dörtte üçü, tükenmiş durumda. Bu bölgelerdeki balıklar ya tükenmiş ya da tehlikeli boyutta azalmış oranda.
- Son 15 yılın ortalama sıcaklıkları bu güne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklar.
Kıta buzulu, 40 yıl öncekinden yüzde 40 daha ince.
04 Haziran, 2009
Dün Begune'den gelen süprizler:)
03 Haziran, 2009
Doğan görünümlü şahin




02 Haziran, 2009
31 Mayıs, 2009

TTnet Vitamin'in bir reklamı dönüyor tv'de. Çok beğeniyorum. Ben de hayatımdaki "yapamam"ları yazmalı ve uçuşturuvermeliyim rüzgara karşı.Bir tarzım var benim, yaratıcıyım da, azıcık yeteneğim olsa, elimden azıcık iş gelebilse bak gör sen o zaman beni! Ama gel gelelim elim dikişte feci, örmek desen mümkün değil beceremiyorum, resim felan zaten hep kötüydü...Ancak yine de uslanmadan nadir de olsa bir çaba doğuveriyor içimde. İşte o ender anlardan birinde bu kuşu diktim, gene pek kötü oldu, tebrikler:)
Ah blog pek saman gibi bir haftasonuydu. Geldi geçti. Geriye gazlı bir İbek bıraktı. E yersen o kadar duttur, kirazdır, eriktir ne varsa olacağı buydu tabi. Seni anca bir pankreoflat paklar bebişim.
30 Mayıs, 2009
Mahsüller
28 Mayıs, 2009
27 Mayıs, 2009
Flickr'ı çok seviyorum, her bulduğum boş vakitte orada geziyorum. Favori kullanıcılarım var, kontaklarım var. Yeri geldiğinde bir yastıkla ilgili konuşabildiğim ispanyol bir arkadaşım ve Amerikalı diyabetli çocuk babası fotoğrafçı bir arkadaşım var.
Sevdiğim fotoları oraya koyuyorum, favorilerimi topluyorum bir kenarda. Biraz önce de İngiliz bir dergi şu fotomu dergilerinde yayınlamak için izin istedi. Verdim gitti :)
25 Mayıs, 2009
2 kutu vardı kel kel. Onlar artık pek süslü. Asıl süslü olmasa bile bakımlı olma zamanı gelen benim. Kendimi öyle bir arka plana attım ki 2 aydır bakımın b'si yok üstümde. Malum evden de çıktığım yok. Tırnaklarımı da koparttım hep, maniküre gitsem ortada tırnak yok. Sanki tüm hıncımı onlardan alıyorum. Eskiden ağdaya mağdaya giderdik mecburiyetten. Gitmişken manikür pedikür de aradan çıkıverirdi. Şimdi lazer epilasyonla o dertten de kurtuldum, 2 yıldır rahatım. Sevmem ben bakımsız kadınları, ama ben öyleyim bir süredir, dur ben bi Melike'den randevu alim.
24 Mayıs, 2009
19 Mayıs, 2009
18 Mayıs, 2009
Diyabet yaşadığımız hayatı, tükettiklerimizi, yediklerimizi, yemediklerimizi sorgulattırıyor bize. Ve bu kitap şahane bir kitap, tavsiye ediyorum.
"...Doğada mertliği bozan çok şey oldu; kimyasallar hormonlar, daha çok kazanma, daha güzel görünme, daha çok yeme, daha konforlu yaşama, daha çok şeye sahip olma hırsı. Biz daha çok, daha çok istedikçe bunun yollarını bulduk ama unuttuk ki yapay müdahelerle; doğaya ve doğamıza karşı gelerek yaptıklarımız bizi de doğadan koparıyor ve insani vasıflardan uzaklaştırıyor..."
15 Mayıs, 2009
Bugünün iki pek önemli noktasını yazıveriyim hemencecik şuraya. İlki hastalık teşhisinden sonraki 38. günde yaptığımız ilk doktor ziyareti. Doktor pediatrik endokrinoloji alanında meşhur bir adam, o nedenle kendisi ile görüşebilmek adına bir hayli bekledik. Gerçi hastanede yatarken de görmüştük kendisini tek tük ama daha ziyade onun asistanlarıyla muhattaptık.
Bir de son olarak Ali ukelasından bahsedeyim. Tabi Ali'nin son olaylar sayesinde ne denli artist ve şımarık olduğunu tahmin etmek zor olmaz. Gerçi ilk günden beri ne kadar kıyamasam da diyabet miyabet demiyorum, açıyorum ağzımı, yumuyorum gözümü. Ne yani fırça yemeden mi büyüecek, hadi ordan! Neyse bugün paşam bir karton kutusunun içinde yaşadı. Dedim pek sevimli bir çekeyim fotosunu capon anne olarak. Mümkün yok bakmadı, bakmak ne kelime tepti kafama felan. Sonrada beni evimde rahat bırak dedi ve sepetledi beni. Hiç bu kadar paparazzi hissetmemiştim kendimi.

13 Mayıs, 2009
Yeni kahvaltı tabaklarımı çok seviyorum. Üstündekiler 20 gr karbonhidrat içeriyor. Reçel merakımdan aldığım diyabetik çilek reçeli. Ali beğenmedi bile. Hakkaten öyle suni bir tat ki anneminkilerden sonra hiç çekilmiyor.
Sonra şu çiçekleri de havada karada yapabileceğime kanaat getirdim. Deneyeceğim. Bir de ya ablama ya da anneme şu güllerden yaptıracağım yatak odam için, ne de olsa boy boy ne yapacağımı bilmediğim 6 tane boş tuvalim var.
Ablam demişken: Eskiden Pimkie idi onun adı blog camiasında. Sonra ikizler doğdu ve tabi ki yokalan zamanla beraber blogu da yok oldu. Şimdi yine sahnelerde :) Begüm mimar eliyle değdiği her mekanı güzelleştirir, elinden her iş gelir, diker, çizer, bulur buluşturur. Eminim ki harika şeyler izleyeceğiz onda bundan sonra.
12 Mayıs, 2009
11 Mayıs, 2009
O kadar güzel yapmış ki buraya koymadan edemedim. Her baktığımda kocaman gülümsüyorum sayende Nilüfer :)
Ha birde çoktan asılmak üere basıldı bile :)
10 Mayıs, 2009
09 Mayıs, 2009
Aliş 4 yaşında

5. yılından saatler almaya başladın Alişim. Nice güzel, sağlıklı, mutlu, aşklı, neşeli, başarılı yıllarını görelim. Ben biliyorum ki hep çok kuvvetli olacak bağlarımız. Evet belki bugünlerdeki gibi çok sarılıp bana, benim dünyadaki en güzel kadın olduğumu söylemeyecek, beni koklayıp annem sen mis gibisin demeyeceksin belki ileride ama hep çok seveceğiz birbirimizi, o sevgiyle aşacağız önümüze gelen herşeyi. Ben biliyorum canım Alişim. Nice sağlıklı yaşlarına güzel oğlum.
06 Mayıs, 2009
Yine bu sene de şu Ahırkapı şenliklerini görememiş oldum, hevesim kursağımda kaldı. Dün dedem geldi ve bize eski hıdrellezleri ve suzinak makamını, Dede Efendi ile tanburi Ali Efendi'yi anlattı. Zaten fonda "Zülfündendir benim baht-ı siyahım" çalarken sofrada kavun, peynir ve rakı varken dedemin anlattıklarıyla çok ayrı alemlerdeydik.
6 yıllık kocam, 15 senelik sevgilim 32 yaşında. Bu yaşına da daha da olgunlaşmış, daha da bir "baba" girdi. Ve bu son başımıza gelen olay bize "iyi günde kötü günde" lafını pek iyi anlattı. Şu an bizi birbirimizden daha iyi anlayacak kimse yok. Haliyle bu seni eşinle iyice kenetliyor, iyice yakınlaştırıyor. Allah seni başımızdan eksik etmesin Rico, iyi ki varsın.
04 Mayıs, 2009
Onun bir araba dünyası var ve de milyonlarca minik arabası. Tüm araba markalarını biliyor. Hatbils arabalarıyla (hotwheels) oyun kuruyor ve saatlerce başından ayrılmıyor. Arabalarını birbirleriyle konuşturuyor. İnanılmaz bir gözlem gücü var. Bir gittiği yolu bir daha asla unutmuyor. Annesi sağını solunu karıştırıken o yönleri bilebiliyor. Bir akülü arabası var. Onunla yaptığı manevralar, ve dar yerlere park etme kabiliyeti inanılmaz. Trafikteki birçok şaşkından şimdiden daha iyi bir şöför. Büyüyünce yarışcı olacakmış ya da mercedes fabrikasında arabaların farlarını takacakmış. Öyle söylüyor.
29 Nisan, 2009
Hayat bu! Ne getireceği belli mi oluyor? Şundan 1 ay önce karbonhidrat sayımı diye birşey olduğunu bilir miydim? Bak şimdi her gıdanın içerisinde ne kadar gram karbonhidrat var biliyoruz karı koca. Acayip sağlıklı besleniyoruz. Ben zaten hipoglisemim yüzünden 4 aydır düzenli besleniyordum. Üstüne de hastane telaşı, hastalık üzüntüsü ile ocaktan bu yana 8 kilo vermişim. Hafifledim. Tekrar 55li 56lı kiloları görebileceğimi hiç düşünmüyordum. Bir de sporu ekledik mi üstüne şu ünlü diyetisyenler gibi olacağım, tv'lerde şakıyacağım.Peh!
































